Berberlerin İç Dünyasına Yolculuk

Berberlerin İç Dünyasına Yolculuk
Blog Yazarı: BaranAkpolat

REC: Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi

REC: Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Seneye Görüşürüz Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi

Seneye Görüşürüz Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Para Kazandıran Siteler

Para Kazandıran Siteler
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Berberimi Aldatmak...

29 Aralık 2009 Salı



Yaklaşık bir dakikadır bana bakıyordu...

Ben ise gözlerimi ondan kaçırıyor, gözlerinin içine bakacak cesareti bir türlü bulamıyordum. O geçmek bilmez bir dakikanın sonunda nihayet beni biterecek, sonumu hazırlayacak o olümcül kelimeler dudaklarının arasından dökülmeye başladı:

- Saçlarını kestirmişsin...


Susuyordum. Tam birkaç kelime söylemek için ağzımı açmaya yeltendim, fakat ne diyecektim ki? Sessiz kalmanın, söyleyecek bir şeyim olmamasının bende yarattığı zayıflığı fark etmiş olacak ki, daha da üzerime gelmeye, yaşadığı duygusal travmanın etkisiyle daha da çirkinleşmeye, bayağılaşmaya başladı:


- Hayret yahu, senin saçlarını kestiğimi de hatırlamıyorum bu aralar. Zira enseye yeterince
bombe verilmemiş, favorilerin ise biri uzun, diğeri kısa... Bu kadar kötü bir model benim elimden nasıl çıktı anlamıyorum ki?


En sonunda bir şeyler söylemeyi başardım. Belli belirsiz, kelimeleri yuvarlayarak ağzımdan çıkartmaya çalıştığım sözcükler, zaten yeterince aciz olan beni daha da acizleştiriyordu:

- Hasan abi, ayıp ediyorsun...
- Ben mi ayıp ediyorum Baran... dedi ve ekledi:

- Ben miyim ayıp eden?

Artık sesi ağlamaklı çıkıyordu. Gözlerinden süzülmesine izin vermediği birkaç damla gözyaşı adea gözlerini yakıyor, içinde kasırgalar, fırtınalar kopuyordu. Ama konuşmaya devam etti:

- Ben miyim ayıp eden Baran? Önce hiçbir şey söylemeden ortadan kayboldun, dedim belki memleketine gitmiştir, anasının babasının yanındadır, üstüne gitmeyeyim dedim. Her sabah besmeleyle dükkanımı açtım, gözümü kapıya diktim bir umut gelmeni bekledim Baran. O güler yüzünü görmeyi umdum, "Abicim naber ya?" diyerek dükkanımı onurlandırmanı bekledim, o yamru yumru kestiğin sakallarını düzeltmeyi, kilo aldığın zamanlar seni zayıf gösteren sakal modelini ellerimle kesmeyi özledim, kaç günüm o
natürel enseni görmeden geçti haberin var mı? Sensiz bu dükkanın tadı tuzu var mı? Senden başka Göztepe'nin maçlarının kritiğini yapabileceğim, AKP ye ve onun politikalarına giydirebileceğim birisi var mı?

Allah'ım ne oluyordu? Bana gerçekten bu kadar bağlanmış mıydı?

- Abi bilmiyordum, senin için bu kadar önemli olduğumu bilmiyordum...
-
Önemlisin Baran, lanet olsun, Allah kahretsin... Ama önemlisin dedi...

Artık ikimizde gözümüzden süzülen yaşlara mani olamıyorduk. Berber Hasan Abi ve ben karşılıklı ağlıyorduk resmen. Dükkana yeni aldığı ergenlik çağının doruklarındaki çırağı ve o an saçını kesmekte olduğu DSİ den emekli 72 yaşındaki Gazanfer amca da bana adeta:
"Gel kırma şu fakiri, hadi benim aslanım, otur ve efendi gibi tıraşını ol" diyen gözlerle bakıyordu.
Sonunda dayanamadım ve dedim ki:

- Abi ben de zaten tıraş olmaya geldim, hemen duygusala bağladın seni haylaz!
diyerek, gözlerimden akan yaşı kimseye belli etmeden tek hamlede sildim. Gözlerindeki mutluluğu görüyordum. Dükkanda adeta bayram havası esiyordu. Berber Hasan abinin talimatıyla ergen çırak derhal
Kral TV yi açtı. Çabucak yaşlı amcanın kulağındaki kılları yakmaya başladı. Besbelli bir an önce benim saçlarımı kesmek istiyordu.

Halbuki amacım saç kestimek değildi. Ucuz ve hesaplı alışverişin yeni adresi DIAsa dan aldığım 10 lu ekonomik paket halley, 1 litrelik coca cola zero, Arko traş kremi ve annanemin siparişi üzerine aldığım Reis marka
köftelik bulgur ile evime gitmek üzereydim. Yol üstündeki berberin önünden çaktırmadan geçerken, kapının önüne astığı kurumuş havluları almak için dışarı çıkan berber Hasan Abi ile burun buruna gelmiş ve macera tam olarak orada başlamıştı.

Fakat artık çok geçti, kafamda çoktan bitirdiğim bir ilişkiye cebren ve hile ile tekrar başlamıştım. Mutlu muydum? Hayır... Mutsuz muydum? Hayır, mutsuz da değildim. Bilmiyordum. Berber Hasan abiyle bir geleceğimiz var mıydı? İşte bunu hiç bilemiyordum.

Bekleme koltuğuna oturdum, zaman geçirmek için bekleyen müşteriler için konulmuş dergilere göz gezdiriyordum. İçlerinden bir tanesini aldım, kapağında
Mayıs 2002 yazıyordu. Fiyat kısmında 1.500.000 TL yi görünce içimi bir huzursuzluk kapladı. Allah'ım ne yapıyordum? Buraya ait değilim diye geçirdim içimden. Aklımdan aniden telefonu çalmış ve çok acil bir haber almış, aniden gitmesi gerekmişbirini oynamak geçti. Tiyatral yeteneğimi kullanmak için bundan daha güzel bir imkan olmaz dedim, fakat cesaret edemedim. Karşımda yılların çakalı Hasan abi vardı.

DSİ den emekli Gazanfer amca yı uğurlayan Hasan Abi koltuğu temizledi, yere düşen kestiği saçları faraş yardımıyla çöpe döktü.
360 derece dönebilen berber koltuğunu bana doğru çevirdi. Koltuğun üstüne pat pat vurdu, babacan gözlerle bana baktı:

- Hadi gel bakalım...

Gittim, koltuğa oturdum, Hasan Abi'nin
ergen çırağı, kıskanç bir ifadeyle sakallarıma bakıyordu. 15 yaşına gelmesine rağmen henüz çıkmayan sakallarının faturasını bana keser gibiydi. Belli ki biraz çıkar gibi olan bıyığını sürekli ıslatarak olduğundan çok göstermeye çalışıyor. İğrenç görünmesine rağmen kesmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Çünkü her ergen erkek gibi sakallı ama çirkin olmayı, sakalsız ama güzel olmaya tercih ediyordu.

Ergen çırak alt dolaptan önlük çıkardı, beni bir güzel paketledi, enseye takılan o tuhaf zamazingoyu taktı. Sanki çok anlıyormuş, işinin ehliymiş gibi saçlarıma anlar bir ifadeye dokunmaya, analiz etmeye başladı.
Düşük belli olmayan pantolonunu, zorla düşük belli hale getirmişti, pantlonun kalça kısmı adeta vücuttan bağımsız hareket ediyor, kollarını her kaldırdığında yeşil çizgili boxerı gayet net görülebiliyordu. Saçlarını ıslatmadan jölelemiş olması, saçların kepeklenmesine, terli vücudunun üstüne boca ettiği parfüm tuhaf bir esansın oluşmasına neden olmuştu. Gözüm sürekli burnunun üstündeki tam olarak beyazlaşmadığı halde bir tezcanlı gibi dayanamıp sıktığı ve iltihap yaptırıp daha beter ettiği sivilcesine takılıyordu.

Mutsuzdum. Evet adım gibi eminim şu an çok ama çok mutsuzdum.

Derken çırak geri çekildi. Başrol oyuncu berber Hasan abi teşrif etti:

- Baran'ım naber ya?

Biraz önce ağlaşan iki kazık kadar adam sanki bizler değilmişiz gibi, adeta hiçbir şey olmamış gibi muhabbete başladık:

- İyidir be Hasan abi, okul iş güç falan idare ediyoruz işte...
- Saçları nasıl yapalım?
- Takıl kafana göre abi, nasıl istersen?

Olamaz. Neler diyordum? Nasıl berber Hasan abi'ye saçlarımı bu kadar rahat emanet edebiliyordum. Bu özgüvenimin altında yatan unsur neydi. Adeta kayıtsız şartsız teslim olmuş, kendimi onun usta makasına emanet etmiştim. Ürküyordum, üşüyordum...

- Üşüdüm lan, oğlum kapat şu kapıyı soğuk giriyor... dedi çırağa.

Ergen çırak derhal kapıyı kapattı.

- Önce bir saçları yıkayalım dedi...

Derhal kabul ettim, tartışması bile olmadı. "Su nasıl? sıcaklığı iyi" mi sorusuna, "çok iyi" diyerek cevap verdikten sonra ritüel başladı. Kafamı kurbanlık koyun gibi musluğun altına sokarak yıkamaya başladı saçlarımı... Yoğun
Elidor kokusu eşliğinde, kurbanlık koyun gibi eğildiğimden, acaba çok eğildiğim için boxerı, daha da kötüsü çatalı gösteriyor muyum acaba endişesi içerisinde geçen o birkaç dakika sonunda kafamı havluya sarıp geri çekti, hunhanrca saçlarımı el yordamıyla kurutmaya başladı.

Saç kesim işlemi ilerledikçe benle yapay muhabbetler kurmayı da ihmal etmiyordu. Bir yandan da Kral TV de dönen
"yerel bayan kıro arabesk sanatçısı"nı gösterip:

- Nasıl ama? Taş gibi hatun di mi? vay anam vay dedi...
Hiçbir şey söylemeden başımla onayladım. Fırsatım olsa Seda Sayanla mı yoksa Ebru Gündeş le mi beraber olurdun diye sordu, iki değerli sanatçıyı da incitmemek için çekimser cümleler kurup politik davrandım. Bu nasıl bir muhabbetti ve nereye gidiyordu? Kaçmanın bir yolu yok muydu?

-Sizin kampüste çok kız varmış, hiç tanıştırmıyorsun köftehor dedi, belli belirsiz gülümsedim.

Sanırım Hasan abiden soğumaya, tiksinmeye başladım. Olmuyordu, ve muhtemelen olamayacaktı da...

Bendeki soğuma efektlerini görmüş oalcak ki, daha çok üstüme gelmeye başladı. Senle bigün maça gidelimler, rakı sofrası kuralımlar, tavla bilir misin'ler havada uçuşuyordu. Hepsine de he abim, he güzel abim, gideriz abim, yaparız abim gibi kalıplarla cevap veriyordum. Bu sıkıntılı durumuma bir de ergen çırağın başıma 15 cm den az bir mesafede dikilip gözlerini üzerime dikmesi eklenince dakikalar geçmek bilmez bir hal almaya başladı.

En sonunda çıraktan aynayı istedi. Bir seferde rahatlıkla fikir sahibi olabilecek olmama aldırış etmeden, 2 sağdan 2 de soldan olmak üzere tam 4 sefer ensemi gösterdi. Yalandan beğenmiş, etkilenmiş gibi yapmalarım beni bile rahatsız ediyordu artık. Sonunda sıhhatler olsun, deyip beni kaldırdı. O dakikaya kadar ağzını bıçak açmayan ergen, bahşiş alacak olmanın verdiği umutla o boru gibi ergen sesiyle
"sohhatlar olsun abioo" dedi. Sağ ol dedim. Bir an önce eve gidip yorganı başımın üstüne çekip durum değerlendirmesi yapmak, iç dünyamla hesaplaşmak istiyordum.

Ergen çırak, ceketime hamle yaptı üzerime tuttu. Sağ ol dedim, aldım kendim giydim... Hasan abiye dönüp:

- Borcum nedir abi?
- 15 ver yeter Baran'ım... dedi...

Yuh... Ne yaptın da ne istiyorsun? Küçük parkta 5 liraya saç sakal yapıyorlar abi ayağına öğrenci bütçemi alt üst etmeye utanmıyor musun? diyecektim...

Diyemedim...

Cüzdanda bir 50 lik, bir de 20 lik vardı. Çıkardım verdim 20 liği...

- Bozuk yok muydu be?

Evet sabrımın sınırlarını zorluyordu. 15 tl için verilen bir 20 liktan daha bozuk ne olabilirdi? 15 tane demir 1 liralık mı? Berber Hasan Abi neyin peşindeydi?

- Yok valla abi, dedim. İçimdeki öfkeyi bastırarak...

Ve son darbeyi vurdu:

- O zaman şöyle yapalım. bu 5 lira üstü bende kalsın, bi dahaki gelişinde 10 lira alayım senden...

Kızgınlığım, şaşkınlığa; şaşkınlığım nefrete dönüşmüştü. Nasıl bir cenderenin içine girmiştim ben böyle, acaba beni düşürdüğü bu tuzak, emperyalist oyunlarıyla nam salan ABD nin bile aklına gelebilir miydi? Neler oluyordu, nasıl bir sahnenin figuranıydım?

Sustum... Saniyelerce sustum... En başa dönmüştük adeta. Dudaklarımdan kızgınlıkla çıkan, "Peki madem öyle olsun" cümlesi adeta bir ok gibi Hasan abinin vücudunu delik deşik etsin istedim. Fakat Hasan abi umusamıyordu. Tamam Baran'ım bir dahaki sefere görüşürüz dedi, imalı bir ses tonuyla. Sustum...

Ergen çırak bahşiş ister ifadeyle bana bakıyordu. İçimden ergen çırağın her şeyine sövdükten sonra sinirli ve sert bir ifadeyle dükkandan çıktım. İstedim ki yaptığı hatayı anlasın, ama sonuç malum...

Fakat nafile bir çabaydı Hasan Abininki, ben berberler dünyasının
playboyuydum, her ay faklı berberde tıraş olmak isterdim, kah Bornova'da, kah Göztepe'de, kah Ankara'da, kah annanemi ziyarete gittiğim Kütahya'da... Beni böyle entrikalarla kendine bağlamaya hakkı yoktu. Konu saçlarım oldu mu, ahlaksız serserinin tekiydim, pek çok berberi yüzüstü bırakıp, arkamdan gözyaşı döktürmüştüm. Ve biliyordum ki hayat, benden intikamını bu şekilde Hasan Abi'nin vasıtasıyla alıyordu. Kırdığım berber kalplerinin, bahşiş vermediğim çırakların, arkamdan gözyaşı döken sayısız erkek kuaförünün ahı, beni bir gölge gibi gittiğim her yerde takip edecekti.

Son kez kalbini kırdığım tüm berberlerlere bir mektup yazmak istedim. Sorun sizde değil bende, benim o ince telli dalgalı saçlarımda demek istedim.
Baba tarafının kel olmasının bende yarattığı "saçlarım dökülecek mi" tramvasının beni yönlendirmesine mani olamadığımı, benden daha iyi saçlı nice kıvırcıklara, nice uzun saçlı metalcilere layık olduklarını haykırmak istedim... Yapamadım...

Eve gittim ağladım, ağladım, ağladım... Etkileyici olacağını düşünüp filmlerdeki gibi duşun altında ağlamak istedim, fakat acı gerçeği o zaman fark ettim ki, berberler ve kuaförler dünyasının
ıssız adamı olmuştum ve saçla ilgili konularda hiçbir zaman mutlu olamayacaktım. Bugünlerde beni ne zamanki, saçlarını üç numaraya vurmuş, sakallara şekil vermiş, yolda yürürken görürseniz, bilin ki o saçın bir hikayesi, o sakalın size anlatacak çok şeyi vardır...

Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi: REC

27 Aralık 2009 Pazar



Sinema sektörü 80 yıldır korku filmleri çekiyor. Diğer türlere nazaran biraz daha dikkat çekmesi hasebiyle yapımcılar korku - gerilim türlerini daha bir önemsiyor, daha bir üstüne düşüyor. Hal böyle olunca 80 yıldır çekilen bu türün örneklerinin sayısı binleri on binleri buluyor. Bu da piyasada geniş bir korku filmi mezarlığının oluşmasına neden oluyor.

Mezarlık tanımı gerçekten de uygun, zira bu sektör kapı arkasından aniden çıkıp ses efektlerinin de yardımıyla bööö, huaah, ieehhh efektleriyle seyirciyi korkuttuğunu zannedip, piyasada pay sahibi olmayı uman filmlerle dolu.

Zamanla seyircinin farklı konular ve işleyişler araması yönetmen ve yapımcıları yeni şeyler denemeye itti. O meşhur "testere" serisinin bu sektörde kendine yer bulması, korku filmi kavramını seyircinin midesinin dayanabilirliği ile eş değer tuttu ve seyirci ne yazık ki gerçek korku filminin ne demek olduğunu unuttu. Gerçek korku filmi diyorum, çünkü seyirciyi gerçeklik kavramıyla buluşturamadığınız sürece seyirciyi korkutmak zor. Seyirci, "bu durum benim de başıma gelebilir" diye düşündüğü zaman gerçek korku filmlerinin etkisi başlıyor.


İşte buna en güzel örnek: İspanyol yapımı bir korku filmi olan
"REC"



REC
'i diğer korku filmlerinden farklı kılan en önemli unsurlar:

* Hiçbir özel efektin kullanılmaması

* Filmin tamamının HandyCaM(el kamerası) ile çekilmesi
* İzleyicide uyandırdığı, olayları kendi gözünden görüyormuş ve yaşıyormuş hissi
* Çoğunlukla klişelerden arındırılmış bir film olması, ve birsonraki sahneyi ya da hikayenin devamını bir türlü kestirememeniz.
* Filmi izlerken takip mekanizmanızın kırılması ve kendinizi filmin akışına kaptırmanız.

Filmin konusuna gelecek olursak:

Hikaye sabahın seher vakti yayınlanan ve az reyting alan bir program sunucusu kızcağız ve onun sadık kameramanın dialogları ile başlıyor. Asıl amaç sabaha karşı nöbetçi devriye görevinde olan itfaiyecilerin sorunlarını eğlenceli bir şekilde anlatıp, programa malzeme yapmak...

Başta işler normal bir şekilde ilerliyor, itfaiyeciler ile röpartajlar yapılıyor. Amaan sıkıcı m
ı oluyor ne derken, itfaiyeciler bir binada mahsur kalan yaşlı bir kadın ile ilgili ihbar alıyor, hemen olay yerine giderlerken bizim iki kahramanımız da peşlerinden gidiyor. Başta basit bir olay gibi görülen bu durum hiç ama hiç hesapta olmayan sonuçlar doğuruyor. Şahsen bundan sonrasını anlatmamak taraftarıyım, bu deneyimi bizzat sizin yaşamanızı tavsiye ederim...


Şahsi Fikrim:


Eğer artık klişeleşmiş vampirli, hortlarklı korku filmlerinden, bir grup gencin hep beraber gittikleri kampta teker teker öldürüldükleri ve bir tek baş roldeki güzel kızın hayatta kaldığı aptal saptal gerilim filmlerinden sıkıldıysanız, farklı ve değişik bir tat, güzelbir deneyim arıyorsanız bu filmi mutlaka ama mutlaka seyredin. Ama şunu da bilin ki, bu filmi izledikten sonra kolay kolay başka bir korku filmini beğenemeyeceksiniz çünkü beğeni çıtanız oldukça yükselecek, iyi seyirler... :)))

İnternetten Para Kazandıran Güvenilir Siteler

26 Aralık 2009 Cumartesi

Bildiğiniz üzere sanal ortam çok ama çok ciddi paraların yer değiştirdiği bir ortam arkadaşlar. Siz de takdir edersiniz ki bu durum biz internet kullanıcıları sayesinde olurken, biz ezilen taraf olarak bu paranın çok ama çok az bir kısmını alıyoruz.



Hele ki, hotmail, youtube, facebook para ve reklam canavarı siteler neredeyse karını hiçbir oranda kullanıcılarıyla paylaşmamakta. Fakat bazı siteler var ki karının çok önemli bir ksımını kullanıcılarıyla paylaşıyor. İşte size bu sitelerden birkaç örnek. Ve hepsi denenmiş, güvenilir siteler.

\


1. Reklammatik:

Reklam izleterek para kazandıran sitelerden biri reklammatik arkadaşlar. Sistemin nasıl çalıştığına gelince siteye üye oluyorsunuz, sitede var olan reklamı izleyerek para kaznıyorsunuz. Basit ve eğlenceli bir sistem. İzlediğiniz reklam başına veya davet ettiğiniz arkadaşınız başına puan alıyorsunuz. Puanlarınız 50 TL ye tekabül edecek rakama ulaşınca site size paranızı yolluyor. Siz de güle güle harcıyorsunuz. Aklıma yattı, tutmayın beni üye olacağım diyorsanız. Buraya tıklayarak üye olabilirsiniz...

\

2. Paraclick: Bu sistem, reklam izleterek değil, size bazı belirli sitelere surf yaptırarak para kazandırıyor. Siteye üye oluyorsunuz. Size girebileceğiniz siteleri söylüyor. Bu sitelere giriyor ve para kazanıyorsunuz. Girdiğiniz site başına 2 kuruşl kazanıyorsunuz. Günde 50 siteye girmeniz size 1 TL kazandırıyor. 100 tl kazandığınız an paranız size gönderiliyor. Ayrıca üye yaptığınız kişinin kazandığı puanların yüzde 10 unu da siz kazanıyorsunuz. Bu da aklıma yattı, buna da üye olacağım diyorsanız. Durmayın, buraya tıklayarak üye olun...

3. Reklamoney:
Reklamoney sistemi de pek zahmetli olmayan bir para kazanma sistemi. Yine reklam izleyerek para kazanıyorsunuz. Siteye girip, üye oluyorsunuz. Tamamen denenmiş ve zararsız olduğunu bizzat garanti ettiğim programı indiriyorsunuz. Bu program bilgisayarınız alt kısmında bir alt yazı gibi reklamları geçiyor ve sizde hiçbir şey yapmadan para kazanıyorsunuz. Sadece bu değil, sudoku ve bulmaca çözerek, indireceğiniz programlar reklam videoları bilgisayarınız bir tarafında sessiz modda dönerken sizin günlük işlerinizi yaparak para kazanmanız da mümkün. İyiymiş, dediğinizi duyuyor ve linki sizlerle paylaşıyorum :) Buraya tıklayarak üye olun...

\

4. Easy-share: Rapidshare ın forum ve paylaşım sitelerindeki rekabetini kırmak isteyen easyshare sizlere şöyle bir öneri sunuyor: Diyor ki: Rapidshare'ı bırak, linklerini buradan yükle, biz de insanlar senn linklerini indirdikçe sana para kazandıralım. Sistem güzel. Özellikle forum sitelerinin linklerini esayshare ile yükleyen arkadaşlar zengin olmaya başladı bile :) Buradan buyrun.

5. Google Adsense: Bu sistem kendine özel bir blog veya şahsi web sitesi olan kişiler için uygun bir sistem. Ziyaretçileriniz siteye girip, sitenizde google adsense in belirleyeceği reklamlara tıklarlar ise, tıklama oranından para kazanıyorsunuz. Eğer doğru site, doğru hedef kitlesi ve doğru reklam üçgenini iyi yönetirseniz, gerçekten çok sağlam bir gelir elde etmeniz işten bile değil. Bilgi için buradan buyrun...

6. Pilli Siteleri: Pilli siteleri adından da anlaşılacağı gibi birkaç adet site topluluğundan ulaşıyor. Bu sitelerdeki mantık şu: Siteye yazı yazıyorsunuz, gönderiyorsunuz. Yazınız tıklandıkça ve yazınıza yorum yapıldıkça para kazanıyorsunuz. Geliriniz 20 dolara ulaşınca da paranız hesabınıza gönderiliyor. Yani sitesinin gelirini yazarlarıyla paylaşan bir site... En çok geliri bildirgec, hafif ve 10marifet adlı siteler kazandırıyor. İşte linkler:

Bildirgec icin tıkla
Hafif için tıkla
10marifet için tıkla

Şahsi önerim para kazanmak için bu 6 sistemi de kullanın. Kullanın ki internet ortamında sizin sayenizde sağlanan gelir ve kazançların en azından bir kısmı size geri dönsün, şimdiden kolay gelsin :)

İspanya'da Basklar ve Bask Sorunu

Her ne zaman ki, bir ülkede etnisite, mezhep, din, dil farklılıklarından kaynaklanan bir sorun olsa çözüm olarak hep İspanya örneği gösterilir. Peki İspanya'da durum gerçekten bu kadar tozpembe mi?


İspanyanın pek çok farklı etnik kökenin bir arada yaşadığı bir ülke olduğu hepimizce bilinen bir gerçek. Kuzeydoğusunda Katalanlar ve Basklar, kuzeybatısında Galiçyalılar, güneyinde Endülüs araplarının yaşadığı bir ülke İspanya. Ayrıca ufak bir kasaba büyüklüğünde olmasına rağmen ülke olarak bağımsızlığına kavuşmuş bir Andorra, ve özerklik sorunları halen çözülememiş, ülkenin doğusundaki Balear Adaları...

\

İspanya siyasi olarak pek çok sorunla boğuşuyor. E sorun bir tane olmayınca haliyle, çözüm süreci uzuyor, süreç uzadıkça sinirler geriliyor. Gerilen sinirler süreci daha da çözümsüzlüğe götürüyor.

İspanya yıllardır tıpkı ülkemiz gibi, terör denilen illetle mücadele etti.

\

İspanya'da yaşayan ayrılıkçı Bask kökenli militanlarca kurulmuş ismini zikretmeyi pek de tercih etmediğim bu terör örgütü sayısız terör eyleminde bulundu. İstekleri malum, kandilerince İspanya üzerinde çizdikleri haritayı, bağımsız bir ülkenin haritası haline getirmek...


\

Ayrılıkçı Basklar bir kısmı da Fransa ülkesinin içinde kalan sınırı Güneyde Bilbao ve San Sebastian kentleriyle bitan bölgede bağımsız bir ülke kurmak istiyor.

Bu sorun ülkenin en güzel, mutfağı en geniş, kültürel özellikleri koruma altına alınmış, turizm cenneti, Bask nüfusun en yoğun yaşadığı bölgelerden biri olan San Sebastian'ı vurdu. Önce sanayide, sonra turizmde kriz ve şoklar yaşayan San Sebastian şehri çok geçmeden işsiz sayısı ile boğuşamayarak iflas bayrağını çekti.

Terör sorunu sadece San Sebastian'ı değil, Madrid'i de vurdu. Turizm gelirlerinde korkunç düşüş, halkın güvenlik sorunu, artan işsizlik İspanya'yı istikrarsız bir geleceğin beklediğini gösteriyordu.

\

Fakat pek de beklenmedik bir şekilde Zapatero adlı siyasetçi genel seçimleri sürpriz bir şekilde kazanarak dengeleri değiştirdi. Zapatero sol görüşlü bir siyasetçiydi ve ilk işinin yıllardan beri süregelen terör sorununu çözmek olduğunu belirtti. Olası tüm tepkileri göz önüne, İspanyol milliyetçilerini de karşısına alarak terör örgütleriyle masaya oturdu, pazarlıklar yaptı, günümüz tabiriyle bir nevi "Bask Açılımı" yaptı. Elde edilen sonuç ilgi çekiciydi, terör eylemleri sona erdi gibi gözükse de durum tam olarak bunu yansıtmıyor. Neden diyecek olursanız?

Terör örgütleriyle yapılan pazarlık terör yanlılarının işine gelen bir durumdur. Bir terörist veya terör örgütü yandaşı bu durumu:

" Ne oldu, bana gücün yetmedi di mi? Biz adamı işte böle dize getiririz" şeklinde algılayacaktır ki, bu teröristin özgüvenini yükseltecektir.

\

Bir diğer sorun ise Baskların istediklerini, İspanyolların kanını dökerek elde etmeleri, yıllardır demokratik hareketlerle hakkını arayan diğer etnisiteleri kızdırmıştır. "Hakkımızı almak için, ciddiye alınmak için illa kan dökmemiz mi gerekiyor" algısı diğer etnik kökenlerde hızla yayılmaya başlamıştır.

Tüm bunlara bir de İspanya'da artan milliyetçilik dalgasının Zapatero'yu hedef göstermesi eklenince Zapatero için uykusuz geceler başladı.

Hepsinden öte ayrılıkçı Baskların kurduğu terör örgütü tamamen silah bırakmış değil, halen bazı bask şehirlerinde faaliyetlerine devam ederek, terör örgütü ile organik bağları olduğu için AB ülkeleri arasında kapatılan ilk siyasi parti olan Batasuna'nın intikamını alma emelleri halen devam ediyor.

\

Çünkü Zapatero'nun kendilerini muhattap almasıyla istediklerini almış, ve özgüvenleri yükselmiş, harekete geçmek için bir kıvılcım ne yazık ki yetecek!

Göz önüne alınması gereken bir diğer unsur ise Baskların değme avrupalılardan daha avrupalı olmaları, ne demek istedin diye soracak olursanız, Basklar avrupa kıtasında yaşamış bilinen en eski medeniyet... Binyıllardır Avrupa kıtasında hüküm sürmekteler ve zengin mutfak kültürü ile meşhurlar. Bu kadar eski bir medeniyet ve zengin bir kültüre sahip olmaları avrupalıların ilgisini çekse de izledikleri abartılı ve yanlış politikalar dünya üzerinde yoğun bir antipati kazanmalarına sebep oldu. Bu yoğun antipati zaman içinde biz Türkler'de dahi oluştu. Ayrılıkçı terör örgütü yanlısı Basklar, ülkemizdeki malum terör örgütlerine her koşulda destek vererek, bu örgütlerin yasadışı mitinglerinde gövde gösterisi yaptılar. Böylelikle Türkler ile Baskların olası ilişkileri hiç başlamadan bitmiş oldu.

Kazandıkları antipatinin bir diğer nedeni ispanya'nın Bask takımı olarak bilinen "Atletic Bilbao" takımının izlediği ırkçı politika.

\
Atletic Bilbao takımı kendilerini Baskların ama sadece Baskların takımı olarak görmekte dolayısıyla kadrosunda sadece Bask soyundan gelen futbolculara yer vermekte... Sadece futbolcu değil, antrenör, malzemeci, menajer, başkan vs. Bir futbol takımını oluşturan unsurların tamamı Bask soyundan geliyor. Ve işin kötüsü bu durum Basklar tarafından şiddetle destekleniyor.

Atletic Bilbao takımı bugüne kadar sadece İspanya topraklarında doğmuş Bask soyundan gelen futbolculara yer verdi. Bir tanesi hariç...

\

Fransa milli takımında yıllarca forma giymiş Bixente Lizarazu da bu takımda bir süre oynadı. Peki ayrıcalığı neydi, diye soracak olursanız: Aslında ayrıcalığı yok... Lizarazu da Fransa'nın Bask bölgesinden... Yani o da Bask soyundan geliyor...

Tüm bu yanlış politikalar eşliğinde İspanyollar ve Basklar nereye doğru gidiyor, bunu zaman gösterecek. Ama bilinen şu ki, farklı kültürleri bir arada yaşatmak adeta bir sanat. Zor ve meşakatli bir iş. Yeri geliyor sabır istiyor, yeri geliyor tahammül istiyor, yeni geliyor tüm etnisitelerin üzerinde yaşadıkları ülkeye saygı duymasını istiyor. Bir tek şeyi istemiyor: O da terör. Bugüne kadar politikalarını kan dökmek üzerine, terörist eylemleri desteklemek üzerine yapanların, terörden medet umanların hesapları dünyanın hiçbir yerinde elbette ki tutmadı, bundan sonra da tutmamasını umuyoruz.

İnsanlık Tarihinin Gizemli Halkası: Neandertaller



Günümüzde modern insan ile bağlantıları sürekli sorgulanan, araştırılan ve dikkat çeken bir ırk neandertaller. Ne kadar insanlardı, ne kadar hayvanlardı, ne kadar gelişebildiler, nasıl yok oldular?

Tüm bunlara cevap aramaya çalışacağız...





Öncelikle neandertal isminin nasıl ortaya çıktığıyla başlayalım.

1856 yılında Almanya'nın Neander bölgesinde çalışan bir madenci, bir ayıya ait olduğunu düşündüğü kemikler buldu.

Öncesinde dikkat çekmeyen bu kemikler bazı arkeolog ve kökenbilimcilerin dikkatini çekti. Önce bir ayıya ait olmadığı, sonrasında da çok farklı bir canlıdan kalmış olabileceğinin anlaşılmasıyla, bu maden bölgesi koruma altına alındı. Eski almancada vadide yaşayan anlamına gelen "thal" sözcüğü ile birleştirerek "Neanderthal" adıyla literatüre geçmiş oldu.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Darvinizm akımının avrupa bilim çevreleri içerisinde egemen olması ve popülaritesinin hızla artması Neandertallere olan ilgiyi de arttırdı.





Fransa'da Gabriel de Mortillet adlı bilim adamı, kemikleri yeniden inceleyip neandertal ile insan arasındaki bağlantının çok daha derin olduğunu, hatta insan ile neandertalin akraba olduğu tezini öne sürdü.


Neandertaller hakkındaki yargılar, şüpheler ve çatlak seslerin kesilmesi 1971 yılına dayanıyordu. Ralph Solecki adlı bilim adamı, Irak'ta bir mağarada yaptığı araştırmada bir neandertal mezarında rüzgarın veya herhangi bir doğal olayın tek başına taşıyamayacağı kadar yoğun miktarda polen ve çiçek özü buldu. Ralph Solecki bu durumu neandertellerin ölen akrabaların mezarlarına çiçek koydukları ve bugün tüm milletlerin kültürlerinde var olan bu geleneğin insan kültürünün bilinçaltını oluşturduğunu ileri sürdü.



Tüm bu tartışmalara son nokta 1997 yılında genetik bilimci ve moleküler biyolog Matthias Krings'den geldi. Matthias Krings laboratuvar ortamında incelemeye uygun bir neandertal iskeletinden yeterli miktarda DNA örneği almayı başardı ve bunu insan DNA sıyla kıyasladı.

Sonuç gayet netti. İnsan ve Neandertal dna dizilimi arasında yüzde 30 lara varan faklılıklar vardı. Bu da demek oluyordu ki, neandertal ve insan aynı türden değil. Fakat yüzde 30 farklılık aynı zamanda yüzde 70 benzerlik demek olacağından bu iki türün zaman içerisinde birbiriyle etkileşime girmiş, savaşmış, dialog kurmuş ve hatta çiftleşmiş bile olabilir. Çünkü 1999 yılında Belçika'da bulunan iskelet kalıntıları, hem neandertal h
em de insan özelliklerini taşımaktadır. Farklı türün çiftleşmesinin mümkünatı tartışılırken, bir diğer kafa karıştırıcı bulgu da yine Matthias Krings tarafından ortaya atıldı:


Matthias Krings, bazı insan fosillerinin, neandertallerinkine nazaran daha eski olduğunu keşfetti. Bu da neandertal ve insanın karşılaşmış olması ihtimalini güçlendirdi. Bugün tamamıyla netlik kazandığı itibariyle insanın atası Afrika kıtasında iken, neandertaller Orta Doğu ve Avrupa kıtasında hüküm sürmüştür. İnsan ırkının avrupaya göç etmesiyle bu iki ırkın karşılaşmış, insanların ne olduğunu anlayamayıp korktuğu bu yaratıkları yok ederek soylarını tükettiği de bir dier teoridir. Yani insan ile neandertal karşılaşmış, güçlü olan hayatta kalır ilkesi hayata geçmiş ve ayakta kalan insan olmuştur.


Yaklaşık 30 bin yıl önce son neandertalin de yok olduğuna inanılıyor. Peki bu son neandertal ile modern insan arasındaki benzerlik nelerdir?


En önemli benzerlik tabi ki iskelet sistemi... Resimlerde de göreceğiniz üzere iskelet sisteminde bacak ve diz bölgesinde kırıklık, omurilikteki hafif kamburluk ve geniş leğen kemiği dışında bariz bir farklılık gözlenmiyor. Dikkati ilk çeken kafatasındaki farklılıklar, kafatası yapısının geniş ve yavan oluşu, yüz hatlarını insanlara nazaran daha kaba ve geniş yapıyor. İnsanınkine nazaran daha az köşeli, daha yuvarlak hatlara sahipler.

Sözün özü neandertaller ile insanın karşılaştıktan sonra nasıl reaksiyona girdikleri halen netleşmemiştir. Kimilerine göre birbirlerini görmezden geldiler, kimilerine göre birbirlerinden korkup savaştılar ve güçlü olan hayatta kaldı, kimilerine göre birbirlerinden öğrendiler, kimilerine göre ise hiç ama hiç karşılaşmadılar. Bu noktada belki işin güzel ve gizemli tarafı ortaya çıkıp, insanın hayal gücünü devreye sokuyor ve bizi düşünmeye sevkediyor.

Kredi Kartlarında Şifre Güvenliği Aman Dikkat! :)

25 Aralık 2009 Cuma


Malum günümüzde envai çeşit şifre çalma yöntemi var. Fakat şu aralar oldukça fazla görülen bir yöntemden bahsetmek istiyorum. Örneğin bir restorana gittiniz ve yemek yediniz. Garson hesabı almaya geldiğinde, kredi kartınızı verdiniz ve 55,60 kuruş tutan hesabınızı almak için kartınızı pos makinesine soktu. Derken sizden şifrenizi girmenizi istedi. Siz şifrenizi girdikten sonra, yetersiz bakiye görünüyor, diyerek çıkan fişi yırtıp attı. Siz ise “nasıl olur? birdaha deneyelim diyorsunuz” ve tekrar deniyorsunuz. Tabi ikinci denemede karttan para çekiliyor.



Buraya kadar sorun yok zannetseniz de, aslında var. Garson 55,60 liralık rakamı girip, pos makinasının “enter” tuşuna basmadığında ve sizden şifrenizi girmenizi istediğinde, siz girilen rakamın sonuna şifrenizi girmiş oluyorsunuz. Örneğin 55,601,234 ( Şifreniz: 1234 ) Tabiki doğal olarak böyle büyük bir rakam için limit yetersiz kalıyor. İlk defa çekilen ve hatalı post denilen silipte ise zaten kredi kartı numaranız ve şifreniz oluyor. Kartın arkasındaki 3 rakamlı CCV kodunu aklında tutmak ise okadar zor olmasa gerek.

Size düşen böyle bir duruma maruz kalırsanız, silipi istemek. Ve şüphelendiğiniz bir durumda şifreyi değiştirmek.

En çilekeş kırtasiye malzemesi: Silgi...

20 Aralık 2009 Pazar



silgi kullanımı bir öğrenci için evrelere ayrılır:


1. Silgi ilk alındığı zaman varsa üzerinde naylon poşet dikkatlice çık
arılarak sıranın üzerine muntazam bir şekilde konulur. Gururla seyredilir...
2. Deftere yanlış bir şey yazılır. Silgi kullanımına ihtiyaç duyulur, kendi silgimize kıyamadığımızdan yanımızdaki arkadaşın uyduruk yeşil silgisi kullanılınır.
3. Kendi silgin dururken arkadaşın silgisini kullanman arkadaşının dikkatini çekmiş, sana pis pis bakmaya başlamıştır bile. İkinci defa aynı hatayı yapma şansın yoktur. İkinci hatada o güzelim silgiyi kullanmak zorunda kalırsın ki!... Aman aman ne ölüm bir şeydir o, için gider.

4. Artık silgi bekaretini kaybetmiştir. :) Ama hala değerlidir. Önemli kısmı temizdir. Sildikten sonra kirlenip siyahlaşan kısım boş bir kağıdı silmek suretiyle temizlenerek vicdan rahatlatılmaya çalışılır.
5. Fakat hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Silgi artık o köşeli düzenli hatlarını kaybetmiştir. Kötü yola düşmüştür artık. Ortalık malı olmuştur. Önündeki, arkadandaki, yanındaki herkes silgini kullanmaya başlamıştır bile. Yere düşen, sıranın altına kaçan silgiyi tekmeleyerek sıranın altına çıkarman onun ne kadar değersiz olduğunun kanıtıdır artık.
6. Artık aşk bitmiş alışkanlık başlamıştır. Silginin karton kutusunun da yırtılmasıyla beyaz bir yeri kalmamış, rengi griye dönmeye başlamıştır.
7. Ve işte en acı evre, 4 sıra önündeki arkadaşa sesini duyuramamanın verdiği sinirle silgiyi parçalar, küçük parçayı arkadaşına atarsın. O'nun da sana karşılık vermesiyle savaş başlamıştır. Eski silgiler için adeta bir cenaze törenidir bu olay. Sınavlarda senin yanlışını düzelten o çilekeş silgi parçacıkları arkadaşın gömleğinin içinde, saçlarının arasında can çekişiyordur artık.

Ne büyük trajedi...

Bir Dönemin Yerli Dizileri

bir döneme damgasını vurmuş(!) hepimizi kangren eden şahane dizilerimiz... :)

1. Küçük İbo: Bir dizi yapmaya karar verdik fakat isminin ne olacağı konusunda bir mutabakata varamadık diyen prodüksiyon ekibi kara kara düşünürken, parlak zekalı bir arkadaş demiş ki, ya madem dizinin başrol oyuncusu Küçük İbo, o zaman dizinin adı da Küçük İbo olsun... Bu müthiş öneri ekip tarafından coşkuyla kabul edilmiş ve dizinin aranan ismi bulunmuştur. Dizide senaryo diye bir şey yoktur. Çok önemli bir olay olur, bu olayı bölüm boyunca 30 kişi birbirine anlatır dedikodusu yapılır ve bölüm biter. Yeni bir olay bulunana kadar eski olayın dedikodusu yapılır. Mekan derdi yoktur, dizinin seti bir ev ve bir kahveden ibarettir. Zaten başka mekana da gerek yoktur. Bunlar dedikodu yapmak için yeter de artar bile. Küçük İbo'nun muhteşem performansı görülmeye değerdir.

2. Aynalı Tahir: Tahir adındaki delikanlı kardeşimiz maceradan maceraya atılır, iyinin dostu kötünün düşmanı mahallenin abisidir. Her senaryosuz dizide olduğu gibi burada da delikanlı erkeğin sevdiği kız, o kıza yan gözle bakan düşman ve parasızlıktan dolayı evlenememe üçlemesine sığınılmıştır. Bu diziyi diğer dizilerden ayıran özelliği sezonun yarısında başrol oyuncusu Alişan'ın ölmesiyle(diziden ayrıldı) dizinin adında probelm olması, fakat bu probleme aldımaksızın Aynalı Tahir adındaki bu dizinin aynalı Tahir olmadan devam etmesidir... :)

3. Acılı Günler: Küçük sanatçılar furyasını yeniden hortlatmaya çalışan yapımcıların ittire kaktıra meşhur edemedikleri Küçük Onur'un dizisidir. Bugüne kadar türk filmleride işlenmiş her türlü acı hikayeler bu dizide kusturana kadar işlenmiştir. Seyirciye zerre acımamışlardır...

4. Karambol Kamil: Banka rekalmlarında meşhur olan bu arkadaştan çok fazla şey beklenmiş ve tabi ki beklentiler ziyadesiyle boşa çıkmıştır...

5. Çılgın Bediş: 45 dakkalık dizinin yarısı Bediş in hayal kurmasıyla geçer, Bediş harikalar diyarında tadında bir çılgınlıklar silsilesidir. 50 yaşına merdiven dayayan Yonca Evcimik'i lise ögrencisi yaparak seyirci aptala bağlanmıştır. Oktay denilen karakterin o saçlarla okula nasıl girdiği hala merak konusudur.

6. Eşeko: Başrolünü Yunus Bülbül ve konuşan bir eşeğin oynadığı akıllara zarar bir dizidir. Kim bilir ne ümitlerle yayınlanmış ama ümitleri tabiki de boşa çıkarmıştır...

7. Eyvah Babam: Eyvah Kızım Büyüdü gibi bir film varken neden senaryo çalışması yapalım ki biz enayi miyiz? diye düşünen arkadaş grubunun çektiği dizi, biraz olsun Haluk Bilginer ile toparlansa da, arak bir dizi olmanın ötesine geçememiştir.
Burda adını bile anmak istemediğim berbat bir Polis Akademisi taklidi dizi hala prime time kuşağını işgal etmektedir. Allah hepimize sabır, bunlara da akıl fikir versin ne diyelim...

Anti-Converse Hareketi Başlasın!

İsteyen ciddiye alarak, isteyen dalga geçerek okusun. İkisi de kabulümdür... :)


Converse...
Hem sürü psikolojisinin, hem özentiliğin, hem enayiliğin(oo çok sert) en güzel ve en bariz örneğidir converse...
Kendisini toplumun role model i zanneden birkaç kişi yeni bir şeyler giymeyegörsün trandfollower adını verdiğimiz ezikler tarafından kabul edilmesi artık an meselesidir. Şık giyinmenin belirli bir tarzı olmanın kriteri ve olmazsa olmazı bu kişicanlara göre role model dedikleri abi/abla yı takip etmektir.

Bugün sıradan bir converse' in fiyatı 90 - 120 dolar civarında. Peki maliyeti nedir? Sadece 7-8 dolar. Bir üründen yüzde 1300 kar var. Helal olsun, gözümüz yok fakat memlekette yoğun bir trendfollower yoğunluğu olması, üreticilerin de iştahını kabartıyor. Lakin bir üreticiyi yüzde 1300 oranında kar ettirmek? özünde bir bez, altlık, kuş gözü ve bağcıktan oluşan düzeneğe 120 doları gözü kapalı bayılmak..?

Hadi bu olay maddi durumu yerinde olan kişiler için bir külfet değildir. Peki ya öğrenci kredisini çeker çekmez converse almaya koşan. Bir ay boyunca aç gezen kişilere ne demeli? Ne demeli olur mu? Madem bu olay moda olmuş, e ben de kendine güveni olmayan onay, takdir bekleyen bir insanım. O halde neden converse almaya koşmuyorum??

Asabiyetimizi kustuktan sonra tüm şikayetlerimi bir kenara bırakıp, başka bir konuya değinmek niyetindeyim. 7 dolarlık ayakkabıya 120 dolar verdin tamam, bir tane ile de yetinmedin bunu her ay tekrarlayıp düzenli bir seriye bağladın ona da tamam. Fakat bu iğrençlik nedir? En az 4 arkadaşın dört ana yönü temsilen birbirlerine doğru dönmesi suretiyle converselerini çakıştırması... Anlamak istiyorum olmuyor, empati kurmaya çalışıyorum gücüm yetmiyor, sorgulamak istiyorum aklım almıyor... Yıkıl gözümün önünden trendfollower!

Sinir oluyorum kardeşim var mı ötesi? Hoşgörü limitlerim müsaade etmiyor. Ben de insan evladıyım, etmeyin... Gelmeyin daha fazla üzerime!

Satırların sonuna gelende, yazıyı şahit olduğum birkaç diyalogla bitirmek güzel bir final olur düşüncesindeyim:

* "Aaa? Sen niye converse giymiyorsun?"
(aynen yaşanmıştır)

* Ya benim converse lerim eskidi...
(Dikkat! ayakkabı değil, converse... Markayı vurgulama psikolojisi!!)

* Ay şu çocuk çok tatlı... Converse leri de güzel!!!!
(Converselerin bir erkekte bakılacak ikinci şey olması...)

Dipnot: Converse giyen arkadaşlardan özür dilemiyorum, tüm convers camiasını aklı selime davet ediyorum...

Yeni Başlayanlar İçin Erasmus


Adım1: Gideceğiniz ülke kesinleştiği gün( Örn: Lizbon/Portekiz) facebook profil sayfanızın yaşadığı şehir kısmına Lizbon/Portekiz yazmayı kesinlikle ihmal etmeyin. Erasmus takriben 4 aylık bir süreçtir. Bu süreçten 3 ay önce ve erasmustan geldikten 3 ay sonrasında dahi Lizbon/Portekiz kısmını düzeltmeyin. Bu yazının yaklaşık olarak 1 sene boyunca profilinizde kalmasını sağlayın. Kişi listenizdeki herkesin sizin Avrupa görmüş süpersonik bir insan olduğunuzdan yeterince emin olduktan sonra isteğe bağlı olarak yaşadığınız şehir kısmını eski haline getirin.

Adım2: Erasmusa gitmeden önce arkadaş ortamınızı “ ay inşallah Türk’lerin çok olduğu bi yere gitmem! Ben yabancılarla takılmak istiyorum gibi diyaloglara gark edin.” Ortam içinde yeterince itici olduğunuzdan emin olduktan sonra gönül rahatlığıyla erasmus yollarına düşebilirsiniz.

Adım3: Oraya gider gitmez yapacağınız ilk iş kendinize facebook üyeliği bulunan yabancı bir arkadaş edinmek olsun. Çünkü bu arkadaşınızı listenize eklediğinizde “Hede Hödö ve Vladimir Ivanov arkadaş oldular” şeklindeki iletiler tüm arkadaşlarınız tarafından görülecektir.

Adım4: Facebook listenize eklemek yeterli midir? Tabi ki hayır… Mümkün olduğunca fotoğraflarına yorum yapıp, yazdığı saçmasapan manasız iletileri dahi beğenmeye çalışın. Beğenin ki: “Hede Hödö, Juan Pablo Carrusca’nın bağlantısını beğendi” şeklinde iletiler arkadaşlarınızın bültenlerinde yer bulsun…

Adım5: Kesinlikle ama kesinlikle msn iletileriniz Türkçe olmasın. Erasmus sürecinde pek tabi ki İngilizce iletiler kullanın. Türkiye’deki arkadaşlarınız size mesaj attığı zaman kesinlikle cevap vermeyin. Bu sizin için bir eksi puan olur. Tüm dikkat ve koordinasyonunuzu Lizbon’daki yabancı arkadaşlarınıza kanalize edin.



Adım6: Erasmusda edindiğiniz Türk arkadaşlarınızla dahi facebooktaki fotoğraf altı yorumlarında İngilizce mesajlaşın. Türkiye’deki arkadaşlarınızın attığı Türkçe mesajları görmezden gelip katiyen cevap yazmayın. Yeterince vefasız olduğunuzdan emin olduktan sonra bir sonraki adıma geçebilirsiniz.

Adım7: Ne kadar parti varsa hepsine iştirak edip, partinin tamamını eglenmeye değil, fotoğraf çektirmeye adayın. Önemli olan eğleniyor olmanız değil, arkadaşlarınızın sizi eğleniyor zannetmesidir. Fotoğraf çekip facebook a koymadığınız sürece gittiğiniz partinin bir ehemmiyeti olmayacaktır. Facebook albümünüzde en az 300 parti fotosunu bulundurmaya dikkat edin…

Adım8: Mutlaka ama mutlaka partilerde yabancı arkadaşlarınızla pek samimi fotoğraflar çektirin. Türk erkekleri/kızları yaptığında “kıroluk/bayağılık” olarak adlandıracağınız hareketleri Avrupalı arkadaşlarınız yaptığında cute, cool, sweet, lovely gibi sıfatlarla kalıplandırın.

Adım9: Eğer İtalya’ya yolunuz düşerse “Pisa Kulesi’nin eğik kısmını düzeltmeli” fotoğraf çektirmeyi kesinlikle ihmal etmeyin. Bunu yaparken çok yaratıcı ve komik olduğunuzu zannedin.

Adım10: Türkiye’ye dönüş zamanı yaklaştığında iletilerinizden “it’s time to move on :(” “i will miss all of you so much :(” gibi cümleleri katiyen çıkarmayın.

Adım11: Türkiye’ye, komik olduğunu zannettiğiniz bir çok sıkıcı anıyla dönün. Herkesin anıları deli gibi merak ettiğini, dinlemek için can attığını zannedin. Sürekli “burayla” “orayı” karşılaştırın. Arkadaşlarınızın sıkılıp konuyu değiştirme çabalarını görmezden gelin. Mezun olunca ilk işinizin “oraya” yerleşmek olacağı gibi asla gerçekleşmeyecek hayallerinizden bahsedin. Karşı tarafın bayıldığından emin olduktan sonra bir sonraki adıma geçin.

Adım12: En son adım erasmus görmüş bir insan olarak bu yazıyı yazan arkadaşınıza çemkirin. Ne kadar abartılı bir yazı olduğundan söz edin. Yorumunuzu yazıp gönderdikten sonra yaşadığınız şehir kısmında Lizbon/Portekiz yazdığını görüp, hemen değiştirin…

Tebrikler 12 adımda erasmus programını başarıyla bitirdiniz... :)