Berberlerin İç Dünyasına Yolculuk

Berberlerin İç Dünyasına Yolculuk
Blog Yazarı: BaranAkpolat

REC: Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi

REC: Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Seneye Görüşürüz Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi

Seneye Görüşürüz Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Para Kazandıran Siteler

Para Kazandıran Siteler
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Şehirlerarası Seyahat Günlükleri

10 Şubat 2010 Çarşamba


Mümkünse cam kenarı olsun...

Bilet kesmek için uğraştığı bilgisayardan kafasını kaldırdı, üzgün gibi görünmeye çalıştığı surat ifadesini takınarak:

Yalnız beyefendi cam kenarı olarak sadece en arka koltuğun bir önündeki yerimiz kaldı...

En arka koltuğun bir önünün, halk arasında "tekerlek üstü" diye tabir edilen o korkunç yer olduğunun farkındaydım elbet! Şu an bir seçim yapma zamanıydı, cam kenarında bol sallantılı iniş çıkışlı bir yolculuk mu? Yoksa sallantısız kafamı yaslayamayacağım, rahatsız bir koridor kenarı mı?

Problem değil, cam kenarı olsun! dedim. Muavin izmir-ankara 10.00 servis 9.00 41 numara gibi duruma vaakıf olmayan kişilerin kolay kolay anlayamayacağı kelime öbeklerini tekrarlayarak biletteki yerlerinin altını çizdi ve maceranın ilk ayağı benim için başladı. Biletimi cüzdanıma, cüzdanımı ise sabah kalktığımda rahatlıkla görebileceğim bir yere koydum ve uykuyadaldım.

Sabah uyandığımda hala uykusu olan, elindeki kocaman bavulunu, laptop çantasını ve içinde bisküvi, mp3 player ve mizah dergilerinin olduğu poşet üçlüsünü aynı anda zaptetmeye çalışan klasik bir "öğrenci yolcu" profili çizerek firma yazıhanesinin önünden geçecek servisi beklemeye başladım.

Pek tabi ki servisin ağzına kadar dolu olması beni şaşırtmamıştı. Arka kapıdan bavulumu servise soktum, arkada oturan adamın ayağına basıp, bavul bölümünden birkaç bavulu da devirerek devirdiklerimin üstüne kendi bavulum için adeta bir şerefsiz gibi, bir bencil gibi yer açtım. Bavul yerleştirme ritueli bittikten sonra kendime "tikky kız öğrenci yolcu" diye sınıflandırdığım birinin yanında yer bularak yolculuk kısmının ilk evresine dahil olmuştum. Daha yolculuğa başlamadan 10 farklı arkadaşı, annesi, babası, kankisi ve aşkısı ile yaptığı görüşmelere kulak misafiri olarak geçirdiğim 40 dakikadan sonra nihayet garaja gelmiştik.

Yolculuk etceğim otobüsü bulup, kıyafetinden muavin olduğunu kestirebildiğim kişiye bavulu teslim ettim. Muavine tatlı sert bir ses tonuyla "aman birader dikkat kırılcak eşya var içinde sağlama alalım" şeklindeki uyarım muavin tarafından pek de iplenmedi.

Otobüsün tekerlek üstü tabir edilen mevkisindeki yerimi almıştım. Henüz daha yeni gelmiş olmama rağmen önümdeki ayak boşluğuna bilgisayarı, çoktan açılmış katlanan portatif masaya dergi ve mp3 ü, masanın altındaki o fileyi andıran zamazingoya da bisküvileri sıkıştrmıştım. Daha şimdiden hareket alanım feci şekilde kısıtlanmış gayet rahatsız bir 8 saatlik yolculuk beni bekliyordu.

Çok geçmeden yanımdaki klasik yolculuk insanı da gelmişti. Klasik yolculuk insanı bavulundan başka hiçbir şeyiyle gelmeyen, yol boyunca deliksiz uyuyan, her ne hikmetse tam da mola yerlerinde uyanan, ikram esnasında kesinlikle soğuk meşrubat değil, çay veya kahve tüketen klasik yolcu profilidir. Genellikle koridor kenarına denk gelirler, zira bilet alırken " aa benimki cam kenarı olsun" gibi dertleri olmadığından genelde tercih edilmeyen koridor kenarı biletleri yazıhane görevlisi tarafından bu arkadaşlara kakalanır. Anlamsız manasız sohbetlere girmemesi, gazete ve derginden otlanmak istememesi ve hayvan gibi yayılmaması gibi avantajları göz önünde bulundurularak yanıma denk gelmesinin iyi bir şey olduğunu düşünebilirdim.

Nihayet yolculuk başlamıştı. Muavin ilk turunu atıyordu. Muavin yolculuk boyunca standart olan 5 adet genel tur atar.

1. Bilet Kontrolü
2. Kolonya Dökme
3. Topkek- Meşrubat Dağıtımı* (En işe yarayanıdır.)
4. Çöp toplama
5. Su servisi

Muavinin ilk iki turu gayet sıkıcı geçmişti. Muavin o iki turu atarken ben ise bilet maliyetinı en aza indirme gayretindeydim. Yol boyunca üç kez su içsem, iki topkek yesem, bi kola içsem, yol boyu film izlesem bilet maliyetinin 1/4 ünü çıkarır mıyım acaba hesapları yaparken, muavin 3. turunu yapmaya başlamıştı bile! Yanımdaki klasik yolcu tahmin ettiğim gibi topkek ve çay alırken, ben iki adet topkek ve fanta ile firmaya ilk kazığı atmıştım bile...

Fakat yolculuk acımasız yüzünü bana göstermekte gecikmemişti. Bulunduğum konumun tekerlek üstü olduğunu kafamı cama koyma teşebbüsümde daha iyi idrak etmiştim. Başımın pata pata pata pata efektlerile cama vurmasına mani olamıyordum. Masanın bardak bölümüne koyduğum fantayı zaptetmekte zorlanıyordum. Ayak ucumda laptop a yaşam alanı açtığımdan zaten daralmış olan yerim bir de önümdeki hayvanın koltuğun ergonomisini zorlayarak alabildiğine geri yatırmasıyla daha da daralmıştı. Herif sanki önümdeki koltukta değil, kucağımda yatıyordu.

Her zaman olduğu gibi yine güneş gören tarafa denk gelmiş, ve yine perde benim trafımda kalmamıştı. Perdeyi istediğim gibi yönlendiremediğimden bana gelen yakıcı güneş ışınlarının da diğer yolcular için bir önemi yoktu. Mutsuz muydum? Evet mutsuzdum... Yolculuğa çok ince hesaplarla çıkan ben, kılı kırk yaran ben bu durumu hak etmiyordum.

Her kıpırdanışım bir eziyete, her hamlem kaslarım için bir işkenceye dönmeye başlamıştı. Umutsuzca çevreme bakındım, boş koltuk aradım, tabi ki yoktu. Muavinin zaten küçük olan bardağa yarıya kadar doldurduğu asidi kaçmış fantayı tek dikişte bitirip mutsuz dünyama geri döndüm. Acaba kaç saat kaldı, diye saate baktım. Daha 7 buçuk saat vardı.

Bilmez misiniz dostlar insan zamanla her türlü acıya alışıp, her türlü zorluğu kanıksıyor, her zorluk gün geliyor insana yavan geliyor. Ben de zamanla bu acıya alışmış olmamdan olsa gerek, yolculuğun sonuna gelmiştim. Açık havayla ikinci temasımda Ankara otogarındaydım. Bir ermiş edasıyla katlandığım 8 saatlik sıkıntının bana verdiği olgunluk bambaşkaydı. Otobüsten indim bacaklarımı gerdim, kollarımı açtım, tüm bu ritüeli boyun kütürdetme seansıyla noktaladıktan sonra bavulumu almak için bagaj kısmına yürüdüm.

Beni karşılamak için gelen babamı gördüğümde bir insanın yaşlandıkça vücudundaki yün miktarının arttığını fark ettim. 5 yıl önce karşılamaya gelen babam sadece montla gelirken, bugün canım babamın bere, atkı, eldiven, yün kazak dörtlüsüyle bana iştirak edeceğini görebiliyordum. Bilgisayarı ona verdim. Sen bekle baba burda ben bavulu alıp geleyim dedim ve bagaj kısmına yöneldim. Ama tabi ki her zmaan olduğu gibi 46 kişilik otobüste bavulunu en son alan yine ben olacaktım.

Bavulu alma sırasında beklerken omzuma bir el uzandı. Dönüp baktım, oydu...

Yolculuk boyunca yanımda oturan klasik yolcu...

Ama sen?? dedim... Sus dedi, gülümsedi... Sadece sus ve dinle! Bugün geçirdiğin zorlu yolculuğun farkındayım. Çektiğin sıkıntıların da... Ama merak etme, bir gün, bir gün sen de bir klasik yolcu olma şerefine erişeceksin, mutluluğun yanında getirdiğin laptopunda, mp3 player ında, dergilerinde değil, topkekte değil, klasik yolcu olmanın hafifliğinde olduğunu er ya da geç anlayacaksın evlat. Mutluluk sana yolda içtiğin asidi kaçmış fantadan, topkekten daha yakın. Mutluluk senin içinde. Unutma evlat, klasik yolcu olmak, topkekle değil aklınla ve kanaatkarlığınla yolculuk etmeyi bilebilmektir.

Hayranlığımı şaşkınlığımı gizleyemiyordum, yıllardır yanı başımda oturan o klasik yolcu! Meğer yolculuk felsefesine yeni bir boyut kazandırıp, inanadığım tüm değerleri yıkan kişiymiş. Şaşkındım, ama mutluydum da, kendimi olgunlaşmış hissediyordum. O soruyu sormak istedim:

Peki kimsin sen?

Yüzüme baktı gülümsedi...

Tam o esnada muavinin sesiyle irkildim

"beyefendi bagaj fişinizi alayım"

Bagaj fişimi verdim, bavulu aldım... Arkamı dönüp o soruma bir an önce cevap almak istiyordum. Arkamı döndüm... Fakat...

Gitmişti...

Evet gitmişti, gizemleriyle sırlarıyla kaybolmuştu. Hayat görüşümü değiştirmiş ve kaybolmuştu. Babamın yanına gittim, bavulumu, çantamı arabanın bagajına yerleştirdim. Ellerim nihayet boşalmıştı. Tam o esnada mont cebimde bir şişkinlik fark ettim. Elimi cebime attım, cebimdekini çıkardım, ve gözümden iki damla yaş süzüldü.

Cebimdeki bir topkekti. Ve muhtemelen yanımdaki klasik yolcunun alıp, yemediği topkek...

Türk Sinemasının Gözünü Çıkarmak

13 Ocak 2010 Çarşamba




Ülkemizde yıllardır gelişmekte olan bir sektör sinema... Sadece kendi ülkemizde değil, dünya çapında da yavaş yavaş sesini duyurmaya, hatta belirli bir hayran ve düzenli takipçi kitlesini oluşturmayı başarmıştır Türk sineması...
Türk sinema sanatı adını duyuruyor, gelişmesine gelişiyor fakat bu süreç neden yavaş işliyor? Neden çekilen 10 filmden 2 si 3 ü belirli bir kalitenin üzerine çıkabiliyor. Bunun nedeni de elbetteki Türk sinemasının kamburları... Peki nedir kimdir bu kamburlar?



Gereksiz seyirciler:
Gereksiz seyirci, aldığı her sinema biletinin aslında sinema sektörüne yapılan bir yatırım olduğunun farkında olmayan seyircidir. Gideceği film hakkında araştırma yapmayan ve belirli kriterleri olmayan seyirciye deniyor.

Gereksiz yapımcılar:
Gereksiz yapımcılar ise saçmasapan senaryoları gereksiz oyuncularla birleştiren ve nasıl olsa gereksiz seyriciler var onlar sayesinde kısa günün karını çıkarırız diyen yapımcı çeşidir. Gereksiz oyuncu ve seyircilerden beslenirler.

ve gelelim yazının en eğlenceli tarafına:

Gereksiz oyuncular:
Afişinde ismini resmini gördüğümüzde, filme gitmeyi aklımızın ucundan bile geçirmediği oyunculardır. Şimdi bu oyuncuları, ve oynadıkları filmleri inceleyeceğiz.



1. Mehmet Ali Erbil:
15 yıldır Dobrovski esprisinden medet umarak program yapmaya çalışan bu zat ı muhteremin eline attığı her projeyi kurutmasından ziyade, Türk sinemasına gösterdiği ahde vefasızlık ile de nam salmıştır. Rıfat Ilgaz'ın, Kemal Sunal'ın, Tarık Akan'ın, Şener Şen'in, Ertem Eğilmez'in Türk milletine bıraktığı en büyük ve benzersiz miras olan Hababam Sınıfı'nı yeniden çekme gayretine düşmüş, ve pek tabi ki eline attığı her projeyi batırmasıyla nam salan Mehmet Ali Erbil bu işten alnının akıyla çıkamamıştır.
Memlekette yetenekli oyuncu ve tiyatrocu kalmamış gibi medyatik aptal sarışın mankenlerin göğsünden, bacağından , kalçasından medet uman ünlü oyuncu, Hababam Sınıfı nın mirasını yaşatmaya değer olarak gördüğü Kibariye ile de ünlü Hababam Sınıfı başyapıtını ilk çekildiği yıllardaki haliyle anmamıza mani olmuştur. Filme kendi oyuncu kadrosunun getirilmesi şartını koyan Erbil, bize her zaman çektirdiği eziyeti bu sefer bir başyapıt olan Hababam Sınıfı adı altında çektirmiştir.
Sadece Hababam Sınıfı mı? Asla... Keloğlan Kara Prens'e Karşı adlı filmde Türk edebiyatının mihenk taşlarından Keloğlan da yerlerde sürünmüştür. Keloğlan'ın ismi yetmemiş, yine Petek Dinçöz'den, Özcan Deniz'den medet umulmuştur. İşte kendisinin yer aldığı dev projeler:

Ömerçip
Hababam Sınıfı Askerde
Hababam Sınıfı Üç Buçuk
Keloğlan Kara Prense Karşı
Emret Komutanım: Şah Mat
Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu
Maskeli Beşler: Kıbrıs

2. Alp Kırşan:
Ah Kırşan'ım ah! biz seni acaba şöyle allı şallı bir projede, gerek yutriçi, gerekse yurtdışında isim yapacak bir filmde görebilecek miyiz sorusunu bize defalarca kez sordurtan bir Türk Sineması kamburu...


Şaşkoloz siması aşırı uzun ve zayıf vücudu sayesinde "avanak" rollerinin aranan ismi. Bazı yapımcıların sevimli olabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak rol verdikleri bir oyuncu Alp Kırşan. Fakat zaman geçtikçe bu imajın sevimli olmaktan öte antipatik bir hal alması ile hesaplar ne yazık ki birbirini tutmadı. Bu beyefendinin rol aldığı müthiş eserler ise:



Çılgın Dershane
Çılgın Dershane Kampta
Avanak Kuzenler
Kadri'nin Götürdüğü Yere Git

3. Peker Açıkalın:
Doğuştan sahip olduğu çirkinliği tuhaf saç sakal bıyık kombinasyonlarıyla daha da belirgin hale getiren bu oyuncumuz da dahil olduğu projeden hayır getirmeyenlerden.


Her ne kadar biraz Avrupa Yakasındaki Gaffur karakteriyle "dur bakalım olcak bir şeyler sanki" dedirtse de bölümler ilerledikçe pek de bir numarası olmadığı anlaşılan arkadaşımız bu listede alnının akıyla yer alıyor. Kendisinin rol aldığı müthiş başyapıtlar ise:


Amerikalılar Karadenizde
Maskeli Beşler: Irak
Maskeli Beşler: Kıbrıs
Türkler Çıldırmış Olmalı
Hababam Sınıfı Askerde
Hababam Sınıfı Üç Buçuk
Destere



4. Melih Ekener:
Alp Kırşan ile birlikte avanak karakter lazım olduğu zaman başvurulan iki gereksiz oyuncudan birisi... Festivaller arasında en kötü oyuncu rolleri de dahil olmak üzere pek çok kez göğsümüzü kabartan Melih Ekener de bu şeref listesinde yer alıyor. Hangi filmler mi? Hemen sayalım:

Süper Ajan K9
Maskeli Beşler Irak
Maskeli Beşler Kıbrıs
Hababam Sınıfı Üç Buçuk
Hababam Sınıfı Askerde

5. Cengiz Küçükayvaz:
Olacak O Kadar'a alternatif olarak TV deki yerini alan Reyting Hamdi'nin meşhur "Ne diyon lan sen sibop" repliğinin karakteri Cengiz Küçükayvaz... Tavşanın Suyunun Suyu denklemiyle ne kadar meşhur olunabilirse o kadar meşhur olmuş bir zat...
Biraz daha açıklayıcı olursak, eğer gereksiz yapımcılar gereksiz bir Red Kit uyarlaması çekecek olursa Avarel rolü Alp kırşan'ın, ondan birazcık daha kısa ve akıllı olan Wiliam rolü ise Cengiz Küçükayvaz'ın olacaktır. ( Umarım bu öngörüm gerçekleşmez) Peki bu arkadaş varlığı ile hangi filmleri onurlandırmış derseniz:



Süper Ajan K9
Maskeli Beşler: Kıbrıs
Maskeli Beşler: Irak
Emret Komutanım: Şah Mat
Hababam Sınıfı: Üç Buçuk
Hababam Sınıfı: Askerde




Tek suçlu bu arkadaşlar mı? Tabi ki hayır...

Bu cengaverlerin çektiği her kötü film, başta Beyaz Show olmak üzere bütün talk show programlarında reklamı yapılmak suretiyle yer buluyor. Sette nasıl eğlendikleri, nasıl bir aile ortamı olduğu, bir sonraki kötü filmi nasıl sabırsızlıkla bekledikleri sanki çok da umrumuzdaymış gibi iştahla anlatılıyor...

Günü kurtarma telaşı içerisinde olan bu yapımcı ve oyuncular Türk sinemasında kocaman bir kambur gibi dimdik duruyor. Yükselmeyi, dışarıya açılmayı engelliyor, gereksiz yere yolu tıkayıp, şuursuz film kalabalığı yaratıyor.
Şahsen elbirliğiyle bu üç "gereksiz" den kurtulacağımız günü beklemekteyim. Gönül rahatlığıyla yerli filmleri de beyaz perdede izleyebileceğimiz, Alp Kırşan'sız, Mehmet Ali Erbil'siz çok ama çok kaliteli bir Türk Sineması hayalimize kavuşmayı umuyoruz. :)

Öbür Dünya ile Kurulan Gizemli Bağlantılar

10 Ocak 2010 Pazar



İnsanlık tarihinde yıllardır açıklığa kavuşamayan en önemli konulardan biri olan "ölümden sonrası" hepimiz için halen gizemini koruyor. Fakat bu derin gizem daha önce bu konuda çalışmalar yapılmadığı anlamına gelmiyor. Hele ki içlerinden birkaçı gizemli dünyanın kapılarını ardına kadar açmasa da biraz aralanmasını sağlıyor. İşte bugüne dek birkaç gizem avcısı, bu aralanan kapıdan burnunu sokmayı başarmış. İşte bunlardan bazılar:

* Retina Teoremi:

Bildiğiniz üzere göz retinası hafızası çok küçük boyutlu bir hard disc gibi çalışmaktadır. Göz bebeği ve göz merceği tarafından alınan görüntü beyne sinirler yardımıyla iletilir. Beynin göz bebegi ve göz kaslarına ne kadar kasılacağı bilgisini gönderdiği o kısa sürede retina ve iris tabakası üzerinde bilgi kaydedilir.
İşte tam bu esnada kişinin ölümü gerçekleştiğinde beynin ölümünden sonra sinirlerle sinyal gönderememesi kaydedilen görüntünün retinada hapsolması demektir. Bu da yaklaşık birkaç fotoğraflık görüntünün insan retinasına kaydedilmesi anlamına gelir.
Yani göz retinasını bir usb li flash bellek olarak düşünürseniz, bu belleği başka bir bilgisayara yani bir yapay göze takarak görüntüyü izlemek mümkün. Zira akıllara ilk gelen gizemli birşekilde ölmüş insanların katillerinin resimlerinin bu birkaç fotoğraflık kayıtlarda belirmesi olağanüstü bir şey değil midir?



21 Gram Deneyi:

Bu deney ilk olarak 1907 yılında Dr. Duncan McDougall tarafından gerçekleştirildi. Ölüm döşeğindeki 7 farklı cinsiyet, yaş ve ağırlıktaki hareket kabiliyetleri olmayan ölüm döşeğindeki hastayı kendi tasarladığı yataklara yatırdı. Terleme, boşaltım, yeme, içme gibi ağırlık değişimine yol açabilecek durumları tamamen kontrol altına aldı ve hepsi ölene kadar başında bekledi. Sonuç ilginçti, zira hastaların ölmeden önce ve öldükten sonraki ağırlıklarını kıyasladığında arada 21 gramlık bir fark belirledi. Bütün deneklerinde aynı sonuca varan Dr. Duncan McDougall bunu insan ruhunun ağırlığı olarak yorumladı.


İnsan ruhunun fiziksel olarak bir ağırlığının olması bu maddeyi soyut ve metafizik bir kavram olmaktan çıkarıp gerçek dünyanın bir parçası yapıyor.
Şimdi ise önümüzde iki adet soru var. Öldükten sonra insan vücüdunu terkeden 21 gramlık ruh nereye gidiyor? Dünya üzerinde serbest bir salınım içerisinde mi? Yoksa hepsinin gittiği belirli bir yer mi var?
Eğer ikinci seçenek geçerliyse bu da ruh dediğimiz kavramı fiziksel somut bir kavram olmaktanöte, bilinçli bir varlık yapıor ki, bu da durumun "ürkütücülük katsayısını" daha da arttırıyor.

Analog Kayıtlar:

Analog Kayıtlara verilebilecek en güzel örnek elbetteki plaklardır. Plaklar üzerlerinde kaydedilen ses dalgaları özel bir plak iğnesi ile insan kulağının duyabileceği sese dönüştürülür. Plak çevredeki sesleri yüzeyine bırakılan iz yöntemiyle kaydederken kaynak ile plak arasına giren korsan sesler de kayıtlar üzerine kaydedilir.



Özellikle ruh çağırma seanslarında sıkça kullanılan bu yöntem, çağırılan ruhun varlığını kanıtlamak amaçlı kayıtlar oluşturmakta kullanılır.
Bugüne kadar Toronto Üniversitesi'nde Dr. Raynold Wills tarafından bu şekilde alınan kayıtlar arşivlenmiştir. Toronto Fiziksel Araştırma Merkezi nin web sitesinde bu kayıtlara ulaşmak mümkündür.
Fakat bu şekilde iletişime geçmek için ruhların serbest halde dolaşırken bilinçli bir şekilde bu kayıtlara müdahale etmesi gerekir. Eğer ruh bilinçli değilse sadece tek seferlik bu kayıtara müdahele edebilir.




Şirin Çocuk Film Yıldızlarının Ergenlikle İmtihanı

5 Ocak 2010 Salı




Efenim, bilindiği üzere her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür... Malumunuzdur ki, küçüklük döneminde şirin, gençlik döneminde güzel-yakışıklı ve yaşlılık döneminde ise tonton olmak makbuldür.

Peki hayatımız sadece bu üç ana dönemden mi ibarettir? İnsanoğlu ahir ömründe sancılı bir ara dönem geçirmeyecek mi? Elbette geçirecek... Bu döneme biz "ergenlik", bu dönemdeki statüye de "ergen çirkinliği" ya da "ergen sevimsizliği" diyoruz. Ve ne yazıktır ki biz erkek milleti bu ergenlik denilen dönemi bayanlara nazaran çok daha sancılı, sevimsiz ve çirkin geçiriyoruz...
Yazının başlığına bakarsak ergenlik denilen nanenin bizden ziyade "çocuk yıldızları" daha fena vurduğunu görmekteyiz.


5-6 yaşlarında "ay canım çok tatlı" edalarıyla sevilen, izlenen, mıncırılan çocuk yıldızların uzun soluklu dizilerde 13-14 yaşlarına geldikleri zamanki o dehşet verici çirkin görüntüleri hepimizi şok ediyor.

Bir oyuncuyu önce görerek, sonra dinleyerek izler ve severiz. Bu çocuk yıldızlar için daha enteresandır. Geçiş döneminin çok keskin olması yapımcılar için de bir derttir.

Çocuk oyuncunun o şipşirin suratını sivilceler kaplar, bıyık sakal yavaştan çıkmaya başlar, burun kocaman olur, vücut daha fazla tükürük sağlamaya başladığından "ç,ş" gibi zor harfler bir öbek tükürük eşliğinde ağızdan çıkar, vücut çirkinleşir, şişman çocuklarda göğüsler sarkar, hareket kabiliyeti arttığından vücut devamlı terler ve mütemadiyen ter kokulur.
Tüm bu görsel sorunların yanına bir de boru gibi ergen sesi eklenince adeta seyircinin tahammül sınırları zorlanır.

Biz bu sınavı yıllardır Furkan Kızılay(namı değer Havuç) ve Buğra Özmuldur(Sihirli Annemin Cem'i) ile veriyoruz. Yaklaşık 140 bölümdür babasından cep telefonu isteyen, rap yapan, şirinliğiyle akılları alan Havuç'un ergenlik döneminde alabildiğine çirkinleşmesi kim ne derse desin Çocuklar Duymasın dizisinin bitme nedenleri içerisinde üst sıralarda yer alır. Aşağıdaki resimlerde o minik olmayan çirkin ve ergen Havuç'u bir clubda dansçı hatunlarla "eller havaya" yaparken görüyoruz...




Peki Cem efendiye ne demeli? Belki zayıflar da ileride yakışıklı bir abi olur umuduyla anlık şirinliğine aldanılan bu zat-ı muhteremin ergenlik çağı emareleri izleyici tahammül sınırlarını fazlasıyla zorlamış, ve şahsi kanaatime göre Sihirli Annem dizisinin de sonunu hazırlamıştır.

Üzülmüyor muyum? Elbette üzülüyorum, fakat şunu bekliyorum ki; bir çocuk oyuncuya bel bağlanacaksa, onun ergenlik çağında gireceği şekil şemal de göz ününde bulundurulsun. Ne biz yorulalım, ne oyuncular üzülsün, bulunsun artık bir orta yol, şu manzaraya bakın kardeşim yazık günah bize de...

Fransa'ya Soykırım Hatırlatmaca

4 Ocak 2010 Pazartesi

Evet Fransa...

Yaklaşık 100 yıldır başımıza doğrudan çorap ören bir ülkeden bahsetmek istiyorum. Yıllardır ülkesi içinde ve tüm Avrupa çapında izledikleri Türkiye karşıtı, nefreti ve korkuyu körükleyen, yer yer ırkçılığa varan küstah, tutucu propagandalarını ülke politikası haline getirmiş bir garip avrupa ülkesi...



Doğrudan çorap örme demeyi daha uygun görüyorum, zira dolaylı yönden çorap örme geleneği daha da geçmişe dayanır ki, bu yazıda doğrudan kısmına değinmek istiyorum.

Fransa'nın Türkiye'yi doğrudan karşısına alması milli mücadele dönemimize dayanır. 1.Dünya savaşı sırasında İngiliz, Fransız, İtalyan ve 1900 lü yıllarında başında Avrupanın yeni maşası haline gelen Yunanlılar ile bir olup Osmanlı Devleti'ni işgal eden güçler arasında en uyanık olanı şüphesiz Fransa idi.


Osmanlı haritasını masanın üstüne koyup bölge bölge paylaşırken, Fransızların talebi Urfa,Antep,Maraş ve çevresi idi. Nedeni çok basit, yıllardır istikarlı bir Türkmeneli olan bu bölgede suç işleme oranın düşük olması gibi nedenlerden ötürü güvenlik güçlerine çok ihtiyaç duyulmamakla beraber, Osmanlı Devleti güvenlik güçlerini genelde bu bölgede tutmuyordu. Bu yüzden Fransa bir direnişle karşılaşmayacak ve bu bölgeyi istediği gibi alıp götürecek, ticaret yolları üzerinde bulunan Antep'i kullanrak orta doğu hakimiyetini ilan edecekti.



Zira Fransa bilindiği üzere Antep'te sivil direnişle dahi mücadele edemeyerek paşa paşa ülkesine geri döndü.

Fransa, ikinci doğrudan çorap örme tekniğini Ermeniler üzerinden uygulamaya başladı. Ermenilerin derdini, Ermenilerden daha fazla savunur oldu, Başkentlerine soykırım anıtları dikildi, ülkemiz aleyhtarı propogandanın bayraktarlığını yaptı, asılsız iddialara kucak açtı.

Tam bir ülke daha ne kadar art niyetli olabilir derken, Fransa kendinden dahi beklenmeyecek bir atakla "kanıt ve belgelerle desteklense bile" "Ermeni soykırımı diye bir şey yoktur" demeyi suç ilan eden yasayı onayladı.

Madem konu soykırımdan açıldı, soykırım teması üzerinden devam edelim. Ya da yazının başlığında gördüğümüz gibi Fransa'ya soykırım hatırlatalım.

Rwanda ile başlamak isterim. Rwanda, Afrika topraklarında kendi olamyan yağı ile kavrulmaya çalışan gariban bir ülke... Ülke "Hutular" ve "Tutsiler" adı verilen iki farklı etnik kökenden oluşuyor. Yıllardır bir arada güzel güzel geçinip giden bu iki milletin barışı, varlığı savaştan nemalanmak üzerine kurmuş Fransa'yı elbette ki rahatsız ediyor. Zira kanunsuz silah ticareti Fransa ekonomi sinin yüzde 20 sini oluşturduğundan farklı milletlerin barış içerisinde yaşaması demek Fransa ekonomisinin sekteye uğraması demektir. Amaç, insanların birbirini katletmesi, mümkünse Fransız silahlarıyla...



Rwanda'da da öyle oldu. Fransız kışkırtmalarıyla yapay saldırılarla birbirine düşürülen halk, zengin Rwandalılararacılığıyla Fransız silahlarıyla birbirlerini katletti. Fransanın abiliğinde Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler yıllarca seyretti. Bir zamanlar Rwanda ülkesinin yarısı Hutu, yarısı Tutsi lerden oluşurken bugün ülkenin yalnızca yüzde 5 i Tutsilerden oluşuyor. Ve bu kişilerin çoğunluğu sakat kalmış, psikolojik olarak savaştan etkilenmiş Tutsiler... (Bu soykırımı orada yaşayan insanların gözünden anlatan Hotel Rwanda adlı filmi tavsiye ederim. İlgilenen arkadaşlar olayları bir de bu filmden takip etsin isterim.)



Aynı durum Cezayir'de, Fas'ta ve hatta burnumuzun dibinde, kendi toprağımız olan Gaziantep'te bile yaşandı. Fakat ne yazık ki bunları çok çabuk unuttuk. İşin kötü yanı ise bizi olmayan soykırımla vurmaya çalışan Fransa'ya kendi sabıkasını hatırlatacak bir tane gözü kara siyasetçimizin çıkmaması, hatta hatırlatmak şöyle dursun Fransa'nın abiliğindeki AB ye girmek için taviz üstüne taviz verip göz göre göre oyalanmaya razı olmamız.

Peki ne yapmak lazım, Kılıçlarımızı kuşanıp, pusatlarımızı geçirip işgale mi gidelim ne yapalım? Hiçbiri değil... Sadece birşeyi unutmamak gerekir...



Yıllardır bu yönleriyle gördüğümüz ve maalesef kimimizin ağzını açıp hayranlıkla seyrettiği Fransa'yı bir de ışığa tutun, karanlıkta kalmış kirli taraflarını da görün isterim. Bu çoğu kişinin imrenerek baktığı Fransa, güzel manzaralı Eyfel kulesinden, meşhur Şanzelize caddesinden, marjinal mufağından ibaret değil...

Suç Dünyasına Yakından Bakın: City Of God(Tanrı Kent)

Aslına bakarsanız bu durum beni çok şaşırtıyor. Olay örgüsü, senaryosu, oyunculukları muhteşem, sizi ekrana kitleyen dört dörtlük filmlerden çoğumuzun haberi bile yok.


Hollywood'un, senaryosunu henüz filme gitmeden tahmin ettiğimiz romantik komedilerine, dört tarafı azılı haydutlarla çevrili kurşun yağmuruyla boğuşurken bir de espri yardımı yapmayı ihmal etmeyen kolpa aksiyon kahramanlarına kendimizi fazla kaptırırken arada böyle mutevazı ve güzel filmleri atlıyoruz.


Filmimizin adı City Of God, yani Tanrı Kent... Filmin konusu 1980 lerin Brezilya'sında bir gecekondu mahallesinde geçiyor. Bugün bile çoğu ülkenin kabusu olan suçla mücadeleyi, çocukların bu suçlarda nasıl kullanıldıp ön plana itildiğini çok sert bir dille anlatıyor.
Brezilya'nın kenar mahallelerinde kendi gettolarını kuran suçluların nasıl uyuşturucu ticareti yaptıklarını, nerelerde nasıl hırsızlıklar yaptıkları, suç bağlantılarını nasıl yönettiklerini, suça ilk nasıl bulaştıklarını, çocuk yaşta ne şekilde kullanıldıklarını yukarıda da belirttiğim gibi çok sert bir dille anlatıyor.


Fakat filmde dram aksiyon macera komedi ve çekim teknikleri o kadar doğru yerlerde ön plana çıkıyor ki filmden sıkılmak şöyle dursun, kendinizi ekran başından alamıyorsunuz.


Masum ve dürüst bir insanın intikam ateşiyle nasıl azılı bir suçluya dönüştüğünü, medyanın suça bakış açısı, suç mahallesinde çocuk olmanın zorluklarını, suça engel olmakla yükümlü polisin aslında suçun neresinde olduğunu bir de tamamen sansürden arındırılmış en sert biçimiyle görün. Film her ne kadar sadece Brezilya'yı anlatsa da çoğu ülkede de sistemin bu şekilde işlediğini anlamanıza yardımcı oluyor. Elbetteki tavsiye ediyorum :)


Fakat beni şaşırtan şudur ki, bu şahane film dvd satıcılarının en az satılan filmler bölümlerinde bulunuyor. Hatta hürriyet film kulübü tarafından gazeteyle birlikte 1.99 TL ye geçen haftalarda verildi bile. Kıymeti bilinenememiş, üzerine yapıştırılan fiyat etiketinin altında ısrarla ve inatla parıl parıl parıldayan bir film Tanrı Kent...

Acilen edinin, izleyin, suç dünyasına farklı bir gözle bakın...

"Seneye Görüşürüz" Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi

1 Ocak 2010 Cuma



"Seneye görüşürüz" esprisinin tarihi 1940 lı yıllara dayanıyor. Miladi takvime yeni geçilmiş ve halk bu değişikliğin üzerinden "mizah" yaratmakta gecikmemişti. İstanbul Selimhan Tiyatrosu orta oyuncuları tarafından oynanan "yeni yıl özel" oyununda 31 Aralık gecesi uykuya yatan bir adam, 1 Ocak sabahı arkadaşı tarafından "uyan, uyan tam bir yıldır uyuyorsun" diye tenkit edilerek uyandırılıyor. Seyirci durumu anlayamıyor, bunun üzerine oyunculardan biri doğaçlama yaparak durumu seyirciye izah ediyor: "Dün yılın son günüydü, bugün yeni yılın ilk günü" şeklinde... Seyircinin reaksiyonu inanılmaz oluyor, alkışlar susmuyor, kahkalar kesilmiyor... Ve maalesef 70 yıllık "espri"nin ilk temelleri atılıyor.
İlk olduğu ve o günün şartlarında orijinal bir şaka olması, bu reaksiyonu almasını elbette ki normal kılıyor.


Tabi bu esprinin bu kadar çok tutulması bu espri üzerinden ekmek yemek isteyenlerin de sayısını arttıyor. İnsanlar bu şakayı yapmak için 1 yıl boyunca 31 Aralık gününü bekliyor, gün içerisinde bu espriyi ilk yapan olma çabaları pek çok insanı 30 Aralık gecesi uykusuz bırakıyor. Yıllar boyunca espri güncelleştiriliyor.

Her geçen sene bu espriyi yapan ve buna gülen kitle daha da salaklaştığı için esprinin görünümü basitleşiriliyor. 1 senedir uyuyorsun 1 yıldır seni arıyorum Yarına daha 1 sene var ve Seneye görüşürüz... Bundan daha fenası da var ki, bu espriyi yapan kişinin, etraflarındaki kişiler tarafından yeterli reaksiyonu alamamasının nedenini esprinin bayatlaması değil, anlaşılmaması olarak düşünmesi... Bunun üzerine kişinin esprisini yaptıktan sonra bir de espriyi açıklamaya çalışması kendisini bitiren en temel unsur... Peki insanlar bu espriyi neden yapıyorlar:

1. Gerçekten komik olduğunu düşünenler:


Bu kitle mizahi yönü gelişmemiş, yetersiz mizah anlayışı nedeniyle robotlaşıp, aptallaşmış bir kitledir. Espri, şaka repartuarlarının aşırı derecede kısıtlı olması onların bu espriyi ya çok kez duymamalarına, ya da çok iyi bir espri olmadığını algılayamamalarına sebep oluyor. Toplum içinde kabul görememiş, kendini geliştirememiş, muhtemelen yanından bir an önce kaçılmak istenen insanlardan oluşur.


2. Testerlar(Deneyiciler):


Bu grup ilk gruba nazaran bir üst seviyedir fakat buna rağmen hala durumlarının vahameti had safhadadır. Bu grup "seneye görüşürüz" demez fakat bu espriden vazgeçmez de... Hala bu esprinin bir şansı olduğunu ve bu espriyi günümüz şartlarına güncellenebilecek hale sokabileceklerine inanırlar. Örneğin 2 Ocak'taki sınav için, 31 Aralık günü "Önümüzdeki bir yılı çok iyi değerlendirmek istiyorum" şeklinde takılır. Tamamen olumsuz reaksiyon almasalar da hala itici bir kitle olmalarına engel teşkil edemez. Seneye görüşürüz türevcileri adını da verdiğimiz bu grup halen çalışmalarına devam etmektedir.


3. Anti Seneye Görüşürüzcüler:

Şahsi kanaatim bu grubun ilk grutan bile daha fena, daha kişiliksiz olduğudur. Çünkü kötü de olsa espri yapmak bir medeni cesaret ve girişimcilik işidir. Fakat bu grup kendisi espri yapmayıp, birilerinin bu espriyi yapmasını dört gözle bekler. O kişi elbet çıkacaktır ve o espriyi yapan kişiye en ağır reaksiyonu bu grup verir. Bu esprinin ne akdar iğrenç olduğunu, hiç gülmediğini belirtir, yapan kişiye etrafına bir bakmasını diğer arkadaşlarının da kendisine gülmediğini kusarcasına söyler, nefret doludur, haşindir, acımasızdır. Asıl amacı kendisinin espri ve şaka konularında ne kadar üst seviyede ve ulaşılmaz olduğunu deklere etmek, eşe dosta göstermek, ne kadar aristokrat bir espri anlayışına sahip olduğunu belirtmektir.


4. Kimse Yapmadı Bari Ben Yapayımcılar:


Ne yalan söyleyeyim bu grubu bir türlü çözemedim. Amaçları nedir, hedef kitleleri kimdir anlayamadım.
Gün içerisinde bu espri hiç yapılmamışsa belirli bir kalitenin üzerindeki kişilerin oluşturduğu bir arkadaş grubunuz vardır. Fakat bu grubun en zayıf halkası gün sonunda zaaflarına hakim olamayarak kimse yapmadı bari ben yapayım cümlesini kurduğu anda anın büyüsü bozulur. Tespit edebildiğim birkaç alt gruptan oluşuyorlar, bunlar:

a. Gelenekçiler: Bu şakanın bir geleneğe dönüştüğünü düşünen, amaçları güldürmek değil, geleneği yaşatmak olan gruptur. İtici omak pahasına geleneği yaşatanlardır.

b. Kaybedecek Bir Şeyi Olmayanlar:
Çevresinde embesil biri olarak görünen kişilerin son silahıdır. Nasılsa kaybedecek bir şeyim yok, bir umut, belki gülen birisi çıkar, bari onu kazanırım diye düşünüp, yüzde 0.00001 ihtimali bulmak için kumar oynayanlardır.

c. Kimliğini Gizlemek İsteyenler
:
Aslen birinci grup olan bu kişiler bari ben yapayım kılıfına sığınarak aslında birinci gruptan daha farklı bir yerde durduklarını düşündürtmeye çalışırlar. Bal gibi 1.gruba dahildirler fakat, aslını reddeden kişilik problemleri yaşayan insanlardır. Kendileriyle barışık değildirler.

d. Toplum Baskısına Maruz Kalanlar:
Bu şakanın komik olduğuna gönülden inanırlar, fakat toplumun bu espriyi dışladığının da farkındadırlar. Ne şiş yansın ne kebap diyerek toplumun baskısını tamamen omuzlarına almazlar fakat bilinç altından gelen sese de mani olamazlar.

Bu kadar, bundan ibaret...


Şahsen bu sene birkaç kez "Barancıım seneye görüşürüz heh heh ekere kekere" cümlesini duydum, genelde 4. gruba dahil olduklarını düşünüyorum. Kimse yapmadı ben yapayımcılardan yani, evet kimse yapmadı sen de yapma be annem. Rahat bırak beni... Bir dahaki 31 Aralığa kadar en azından...

Berberimi Aldatmak...

29 Aralık 2009 Salı



Yaklaşık bir dakikadır bana bakıyordu...

Ben ise gözlerimi ondan kaçırıyor, gözlerinin içine bakacak cesareti bir türlü bulamıyordum. O geçmek bilmez bir dakikanın sonunda nihayet beni biterecek, sonumu hazırlayacak o olümcül kelimeler dudaklarının arasından dökülmeye başladı:

- Saçlarını kestirmişsin...


Susuyordum. Tam birkaç kelime söylemek için ağzımı açmaya yeltendim, fakat ne diyecektim ki? Sessiz kalmanın, söyleyecek bir şeyim olmamasının bende yarattığı zayıflığı fark etmiş olacak ki, daha da üzerime gelmeye, yaşadığı duygusal travmanın etkisiyle daha da çirkinleşmeye, bayağılaşmaya başladı:


- Hayret yahu, senin saçlarını kestiğimi de hatırlamıyorum bu aralar. Zira enseye yeterince
bombe verilmemiş, favorilerin ise biri uzun, diğeri kısa... Bu kadar kötü bir model benim elimden nasıl çıktı anlamıyorum ki?


En sonunda bir şeyler söylemeyi başardım. Belli belirsiz, kelimeleri yuvarlayarak ağzımdan çıkartmaya çalıştığım sözcükler, zaten yeterince aciz olan beni daha da acizleştiriyordu:

- Hasan abi, ayıp ediyorsun...
- Ben mi ayıp ediyorum Baran... dedi ve ekledi:

- Ben miyim ayıp eden?

Artık sesi ağlamaklı çıkıyordu. Gözlerinden süzülmesine izin vermediği birkaç damla gözyaşı adea gözlerini yakıyor, içinde kasırgalar, fırtınalar kopuyordu. Ama konuşmaya devam etti:

- Ben miyim ayıp eden Baran? Önce hiçbir şey söylemeden ortadan kayboldun, dedim belki memleketine gitmiştir, anasının babasının yanındadır, üstüne gitmeyeyim dedim. Her sabah besmeleyle dükkanımı açtım, gözümü kapıya diktim bir umut gelmeni bekledim Baran. O güler yüzünü görmeyi umdum, "Abicim naber ya?" diyerek dükkanımı onurlandırmanı bekledim, o yamru yumru kestiğin sakallarını düzeltmeyi, kilo aldığın zamanlar seni zayıf gösteren sakal modelini ellerimle kesmeyi özledim, kaç günüm o
natürel enseni görmeden geçti haberin var mı? Sensiz bu dükkanın tadı tuzu var mı? Senden başka Göztepe'nin maçlarının kritiğini yapabileceğim, AKP ye ve onun politikalarına giydirebileceğim birisi var mı?

Allah'ım ne oluyordu? Bana gerçekten bu kadar bağlanmış mıydı?

- Abi bilmiyordum, senin için bu kadar önemli olduğumu bilmiyordum...
-
Önemlisin Baran, lanet olsun, Allah kahretsin... Ama önemlisin dedi...

Artık ikimizde gözümüzden süzülen yaşlara mani olamıyorduk. Berber Hasan Abi ve ben karşılıklı ağlıyorduk resmen. Dükkana yeni aldığı ergenlik çağının doruklarındaki çırağı ve o an saçını kesmekte olduğu DSİ den emekli 72 yaşındaki Gazanfer amca da bana adeta:
"Gel kırma şu fakiri, hadi benim aslanım, otur ve efendi gibi tıraşını ol" diyen gözlerle bakıyordu.
Sonunda dayanamadım ve dedim ki:

- Abi ben de zaten tıraş olmaya geldim, hemen duygusala bağladın seni haylaz!
diyerek, gözlerimden akan yaşı kimseye belli etmeden tek hamlede sildim. Gözlerindeki mutluluğu görüyordum. Dükkanda adeta bayram havası esiyordu. Berber Hasan abinin talimatıyla ergen çırak derhal
Kral TV yi açtı. Çabucak yaşlı amcanın kulağındaki kılları yakmaya başladı. Besbelli bir an önce benim saçlarımı kesmek istiyordu.

Halbuki amacım saç kestimek değildi. Ucuz ve hesaplı alışverişin yeni adresi DIAsa dan aldığım 10 lu ekonomik paket halley, 1 litrelik coca cola zero, Arko traş kremi ve annanemin siparişi üzerine aldığım Reis marka
köftelik bulgur ile evime gitmek üzereydim. Yol üstündeki berberin önünden çaktırmadan geçerken, kapının önüne astığı kurumuş havluları almak için dışarı çıkan berber Hasan Abi ile burun buruna gelmiş ve macera tam olarak orada başlamıştı.

Fakat artık çok geçti, kafamda çoktan bitirdiğim bir ilişkiye cebren ve hile ile tekrar başlamıştım. Mutlu muydum? Hayır... Mutsuz muydum? Hayır, mutsuz da değildim. Bilmiyordum. Berber Hasan abiyle bir geleceğimiz var mıydı? İşte bunu hiç bilemiyordum.

Bekleme koltuğuna oturdum, zaman geçirmek için bekleyen müşteriler için konulmuş dergilere göz gezdiriyordum. İçlerinden bir tanesini aldım, kapağında
Mayıs 2002 yazıyordu. Fiyat kısmında 1.500.000 TL yi görünce içimi bir huzursuzluk kapladı. Allah'ım ne yapıyordum? Buraya ait değilim diye geçirdim içimden. Aklımdan aniden telefonu çalmış ve çok acil bir haber almış, aniden gitmesi gerekmişbirini oynamak geçti. Tiyatral yeteneğimi kullanmak için bundan daha güzel bir imkan olmaz dedim, fakat cesaret edemedim. Karşımda yılların çakalı Hasan abi vardı.

DSİ den emekli Gazanfer amca yı uğurlayan Hasan Abi koltuğu temizledi, yere düşen kestiği saçları faraş yardımıyla çöpe döktü.
360 derece dönebilen berber koltuğunu bana doğru çevirdi. Koltuğun üstüne pat pat vurdu, babacan gözlerle bana baktı:

- Hadi gel bakalım...

Gittim, koltuğa oturdum, Hasan Abi'nin
ergen çırağı, kıskanç bir ifadeyle sakallarıma bakıyordu. 15 yaşına gelmesine rağmen henüz çıkmayan sakallarının faturasını bana keser gibiydi. Belli ki biraz çıkar gibi olan bıyığını sürekli ıslatarak olduğundan çok göstermeye çalışıyor. İğrenç görünmesine rağmen kesmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Çünkü her ergen erkek gibi sakallı ama çirkin olmayı, sakalsız ama güzel olmaya tercih ediyordu.

Ergen çırak alt dolaptan önlük çıkardı, beni bir güzel paketledi, enseye takılan o tuhaf zamazingoyu taktı. Sanki çok anlıyormuş, işinin ehliymiş gibi saçlarıma anlar bir ifadeye dokunmaya, analiz etmeye başladı.
Düşük belli olmayan pantolonunu, zorla düşük belli hale getirmişti, pantlonun kalça kısmı adeta vücuttan bağımsız hareket ediyor, kollarını her kaldırdığında yeşil çizgili boxerı gayet net görülebiliyordu. Saçlarını ıslatmadan jölelemiş olması, saçların kepeklenmesine, terli vücudunun üstüne boca ettiği parfüm tuhaf bir esansın oluşmasına neden olmuştu. Gözüm sürekli burnunun üstündeki tam olarak beyazlaşmadığı halde bir tezcanlı gibi dayanamıp sıktığı ve iltihap yaptırıp daha beter ettiği sivilcesine takılıyordu.

Mutsuzdum. Evet adım gibi eminim şu an çok ama çok mutsuzdum.

Derken çırak geri çekildi. Başrol oyuncu berber Hasan abi teşrif etti:

- Baran'ım naber ya?

Biraz önce ağlaşan iki kazık kadar adam sanki bizler değilmişiz gibi, adeta hiçbir şey olmamış gibi muhabbete başladık:

- İyidir be Hasan abi, okul iş güç falan idare ediyoruz işte...
- Saçları nasıl yapalım?
- Takıl kafana göre abi, nasıl istersen?

Olamaz. Neler diyordum? Nasıl berber Hasan abi'ye saçlarımı bu kadar rahat emanet edebiliyordum. Bu özgüvenimin altında yatan unsur neydi. Adeta kayıtsız şartsız teslim olmuş, kendimi onun usta makasına emanet etmiştim. Ürküyordum, üşüyordum...

- Üşüdüm lan, oğlum kapat şu kapıyı soğuk giriyor... dedi çırağa.

Ergen çırak derhal kapıyı kapattı.

- Önce bir saçları yıkayalım dedi...

Derhal kabul ettim, tartışması bile olmadı. "Su nasıl? sıcaklığı iyi" mi sorusuna, "çok iyi" diyerek cevap verdikten sonra ritüel başladı. Kafamı kurbanlık koyun gibi musluğun altına sokarak yıkamaya başladı saçlarımı... Yoğun
Elidor kokusu eşliğinde, kurbanlık koyun gibi eğildiğimden, acaba çok eğildiğim için boxerı, daha da kötüsü çatalı gösteriyor muyum acaba endişesi içerisinde geçen o birkaç dakika sonunda kafamı havluya sarıp geri çekti, hunhanrca saçlarımı el yordamıyla kurutmaya başladı.

Saç kesim işlemi ilerledikçe benle yapay muhabbetler kurmayı da ihmal etmiyordu. Bir yandan da Kral TV de dönen
"yerel bayan kıro arabesk sanatçısı"nı gösterip:

- Nasıl ama? Taş gibi hatun di mi? vay anam vay dedi...
Hiçbir şey söylemeden başımla onayladım. Fırsatım olsa Seda Sayanla mı yoksa Ebru Gündeş le mi beraber olurdun diye sordu, iki değerli sanatçıyı da incitmemek için çekimser cümleler kurup politik davrandım. Bu nasıl bir muhabbetti ve nereye gidiyordu? Kaçmanın bir yolu yok muydu?

-Sizin kampüste çok kız varmış, hiç tanıştırmıyorsun köftehor dedi, belli belirsiz gülümsedim.

Sanırım Hasan abiden soğumaya, tiksinmeye başladım. Olmuyordu, ve muhtemelen olamayacaktı da...

Bendeki soğuma efektlerini görmüş oalcak ki, daha çok üstüme gelmeye başladı. Senle bigün maça gidelimler, rakı sofrası kuralımlar, tavla bilir misin'ler havada uçuşuyordu. Hepsine de he abim, he güzel abim, gideriz abim, yaparız abim gibi kalıplarla cevap veriyordum. Bu sıkıntılı durumuma bir de ergen çırağın başıma 15 cm den az bir mesafede dikilip gözlerini üzerime dikmesi eklenince dakikalar geçmek bilmez bir hal almaya başladı.

En sonunda çıraktan aynayı istedi. Bir seferde rahatlıkla fikir sahibi olabilecek olmama aldırış etmeden, 2 sağdan 2 de soldan olmak üzere tam 4 sefer ensemi gösterdi. Yalandan beğenmiş, etkilenmiş gibi yapmalarım beni bile rahatsız ediyordu artık. Sonunda sıhhatler olsun, deyip beni kaldırdı. O dakikaya kadar ağzını bıçak açmayan ergen, bahşiş alacak olmanın verdiği umutla o boru gibi ergen sesiyle
"sohhatlar olsun abioo" dedi. Sağ ol dedim. Bir an önce eve gidip yorganı başımın üstüne çekip durum değerlendirmesi yapmak, iç dünyamla hesaplaşmak istiyordum.

Ergen çırak, ceketime hamle yaptı üzerime tuttu. Sağ ol dedim, aldım kendim giydim... Hasan abiye dönüp:

- Borcum nedir abi?
- 15 ver yeter Baran'ım... dedi...

Yuh... Ne yaptın da ne istiyorsun? Küçük parkta 5 liraya saç sakal yapıyorlar abi ayağına öğrenci bütçemi alt üst etmeye utanmıyor musun? diyecektim...

Diyemedim...

Cüzdanda bir 50 lik, bir de 20 lik vardı. Çıkardım verdim 20 liği...

- Bozuk yok muydu be?

Evet sabrımın sınırlarını zorluyordu. 15 tl için verilen bir 20 liktan daha bozuk ne olabilirdi? 15 tane demir 1 liralık mı? Berber Hasan Abi neyin peşindeydi?

- Yok valla abi, dedim. İçimdeki öfkeyi bastırarak...

Ve son darbeyi vurdu:

- O zaman şöyle yapalım. bu 5 lira üstü bende kalsın, bi dahaki gelişinde 10 lira alayım senden...

Kızgınlığım, şaşkınlığa; şaşkınlığım nefrete dönüşmüştü. Nasıl bir cenderenin içine girmiştim ben böyle, acaba beni düşürdüğü bu tuzak, emperyalist oyunlarıyla nam salan ABD nin bile aklına gelebilir miydi? Neler oluyordu, nasıl bir sahnenin figuranıydım?

Sustum... Saniyelerce sustum... En başa dönmüştük adeta. Dudaklarımdan kızgınlıkla çıkan, "Peki madem öyle olsun" cümlesi adeta bir ok gibi Hasan abinin vücudunu delik deşik etsin istedim. Fakat Hasan abi umusamıyordu. Tamam Baran'ım bir dahaki sefere görüşürüz dedi, imalı bir ses tonuyla. Sustum...

Ergen çırak bahşiş ister ifadeyle bana bakıyordu. İçimden ergen çırağın her şeyine sövdükten sonra sinirli ve sert bir ifadeyle dükkandan çıktım. İstedim ki yaptığı hatayı anlasın, ama sonuç malum...

Fakat nafile bir çabaydı Hasan Abininki, ben berberler dünyasının
playboyuydum, her ay faklı berberde tıraş olmak isterdim, kah Bornova'da, kah Göztepe'de, kah Ankara'da, kah annanemi ziyarete gittiğim Kütahya'da... Beni böyle entrikalarla kendine bağlamaya hakkı yoktu. Konu saçlarım oldu mu, ahlaksız serserinin tekiydim, pek çok berberi yüzüstü bırakıp, arkamdan gözyaşı döktürmüştüm. Ve biliyordum ki hayat, benden intikamını bu şekilde Hasan Abi'nin vasıtasıyla alıyordu. Kırdığım berber kalplerinin, bahşiş vermediğim çırakların, arkamdan gözyaşı döken sayısız erkek kuaförünün ahı, beni bir gölge gibi gittiğim her yerde takip edecekti.

Son kez kalbini kırdığım tüm berberlerlere bir mektup yazmak istedim. Sorun sizde değil bende, benim o ince telli dalgalı saçlarımda demek istedim.
Baba tarafının kel olmasının bende yarattığı "saçlarım dökülecek mi" tramvasının beni yönlendirmesine mani olamadığımı, benden daha iyi saçlı nice kıvırcıklara, nice uzun saçlı metalcilere layık olduklarını haykırmak istedim... Yapamadım...

Eve gittim ağladım, ağladım, ağladım... Etkileyici olacağını düşünüp filmlerdeki gibi duşun altında ağlamak istedim, fakat acı gerçeği o zaman fark ettim ki, berberler ve kuaförler dünyasının
ıssız adamı olmuştum ve saçla ilgili konularda hiçbir zaman mutlu olamayacaktım. Bugünlerde beni ne zamanki, saçlarını üç numaraya vurmuş, sakallara şekil vermiş, yolda yürürken görürseniz, bilin ki o saçın bir hikayesi, o sakalın size anlatacak çok şeyi vardır...

Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi: REC

27 Aralık 2009 Pazar



Sinema sektörü 80 yıldır korku filmleri çekiyor. Diğer türlere nazaran biraz daha dikkat çekmesi hasebiyle yapımcılar korku - gerilim türlerini daha bir önemsiyor, daha bir üstüne düşüyor. Hal böyle olunca 80 yıldır çekilen bu türün örneklerinin sayısı binleri on binleri buluyor. Bu da piyasada geniş bir korku filmi mezarlığının oluşmasına neden oluyor.

Mezarlık tanımı gerçekten de uygun, zira bu sektör kapı arkasından aniden çıkıp ses efektlerinin de yardımıyla bööö, huaah, ieehhh efektleriyle seyirciyi korkuttuğunu zannedip, piyasada pay sahibi olmayı uman filmlerle dolu.

Zamanla seyircinin farklı konular ve işleyişler araması yönetmen ve yapımcıları yeni şeyler denemeye itti. O meşhur "testere" serisinin bu sektörde kendine yer bulması, korku filmi kavramını seyircinin midesinin dayanabilirliği ile eş değer tuttu ve seyirci ne yazık ki gerçek korku filminin ne demek olduğunu unuttu. Gerçek korku filmi diyorum, çünkü seyirciyi gerçeklik kavramıyla buluşturamadığınız sürece seyirciyi korkutmak zor. Seyirci, "bu durum benim de başıma gelebilir" diye düşündüğü zaman gerçek korku filmlerinin etkisi başlıyor.


İşte buna en güzel örnek: İspanyol yapımı bir korku filmi olan
"REC"



REC
'i diğer korku filmlerinden farklı kılan en önemli unsurlar:

* Hiçbir özel efektin kullanılmaması

* Filmin tamamının HandyCaM(el kamerası) ile çekilmesi
* İzleyicide uyandırdığı, olayları kendi gözünden görüyormuş ve yaşıyormuş hissi
* Çoğunlukla klişelerden arındırılmış bir film olması, ve birsonraki sahneyi ya da hikayenin devamını bir türlü kestirememeniz.
* Filmi izlerken takip mekanizmanızın kırılması ve kendinizi filmin akışına kaptırmanız.

Filmin konusuna gelecek olursak:

Hikaye sabahın seher vakti yayınlanan ve az reyting alan bir program sunucusu kızcağız ve onun sadık kameramanın dialogları ile başlıyor. Asıl amaç sabaha karşı nöbetçi devriye görevinde olan itfaiyecilerin sorunlarını eğlenceli bir şekilde anlatıp, programa malzeme yapmak...

Başta işler normal bir şekilde ilerliyor, itfaiyeciler ile röpartajlar yapılıyor. Amaan sıkıcı m
ı oluyor ne derken, itfaiyeciler bir binada mahsur kalan yaşlı bir kadın ile ilgili ihbar alıyor, hemen olay yerine giderlerken bizim iki kahramanımız da peşlerinden gidiyor. Başta basit bir olay gibi görülen bu durum hiç ama hiç hesapta olmayan sonuçlar doğuruyor. Şahsen bundan sonrasını anlatmamak taraftarıyım, bu deneyimi bizzat sizin yaşamanızı tavsiye ederim...


Şahsi Fikrim:


Eğer artık klişeleşmiş vampirli, hortlarklı korku filmlerinden, bir grup gencin hep beraber gittikleri kampta teker teker öldürüldükleri ve bir tek baş roldeki güzel kızın hayatta kaldığı aptal saptal gerilim filmlerinden sıkıldıysanız, farklı ve değişik bir tat, güzelbir deneyim arıyorsanız bu filmi mutlaka ama mutlaka seyredin. Ama şunu da bilin ki, bu filmi izledikten sonra kolay kolay başka bir korku filmini beğenemeyeceksiniz çünkü beğeni çıtanız oldukça yükselecek, iyi seyirler... :)))

İnternetten Para Kazandıran Güvenilir Siteler

26 Aralık 2009 Cumartesi

Bildiğiniz üzere sanal ortam çok ama çok ciddi paraların yer değiştirdiği bir ortam arkadaşlar. Siz de takdir edersiniz ki bu durum biz internet kullanıcıları sayesinde olurken, biz ezilen taraf olarak bu paranın çok ama çok az bir kısmını alıyoruz.



Hele ki, hotmail, youtube, facebook para ve reklam canavarı siteler neredeyse karını hiçbir oranda kullanıcılarıyla paylaşmamakta. Fakat bazı siteler var ki karının çok önemli bir ksımını kullanıcılarıyla paylaşıyor. İşte size bu sitelerden birkaç örnek. Ve hepsi denenmiş, güvenilir siteler.

\


1. Reklammatik:

Reklam izleterek para kazandıran sitelerden biri reklammatik arkadaşlar. Sistemin nasıl çalıştığına gelince siteye üye oluyorsunuz, sitede var olan reklamı izleyerek para kaznıyorsunuz. Basit ve eğlenceli bir sistem. İzlediğiniz reklam başına veya davet ettiğiniz arkadaşınız başına puan alıyorsunuz. Puanlarınız 50 TL ye tekabül edecek rakama ulaşınca site size paranızı yolluyor. Siz de güle güle harcıyorsunuz. Aklıma yattı, tutmayın beni üye olacağım diyorsanız. Buraya tıklayarak üye olabilirsiniz...

\

2. Paraclick: Bu sistem, reklam izleterek değil, size bazı belirli sitelere surf yaptırarak para kazandırıyor. Siteye üye oluyorsunuz. Size girebileceğiniz siteleri söylüyor. Bu sitelere giriyor ve para kazanıyorsunuz. Girdiğiniz site başına 2 kuruşl kazanıyorsunuz. Günde 50 siteye girmeniz size 1 TL kazandırıyor. 100 tl kazandığınız an paranız size gönderiliyor. Ayrıca üye yaptığınız kişinin kazandığı puanların yüzde 10 unu da siz kazanıyorsunuz. Bu da aklıma yattı, buna da üye olacağım diyorsanız. Durmayın, buraya tıklayarak üye olun...

3. Reklamoney:
Reklamoney sistemi de pek zahmetli olmayan bir para kazanma sistemi. Yine reklam izleyerek para kazanıyorsunuz. Siteye girip, üye oluyorsunuz. Tamamen denenmiş ve zararsız olduğunu bizzat garanti ettiğim programı indiriyorsunuz. Bu program bilgisayarınız alt kısmında bir alt yazı gibi reklamları geçiyor ve sizde hiçbir şey yapmadan para kazanıyorsunuz. Sadece bu değil, sudoku ve bulmaca çözerek, indireceğiniz programlar reklam videoları bilgisayarınız bir tarafında sessiz modda dönerken sizin günlük işlerinizi yaparak para kazanmanız da mümkün. İyiymiş, dediğinizi duyuyor ve linki sizlerle paylaşıyorum :) Buraya tıklayarak üye olun...

\

4. Easy-share: Rapidshare ın forum ve paylaşım sitelerindeki rekabetini kırmak isteyen easyshare sizlere şöyle bir öneri sunuyor: Diyor ki: Rapidshare'ı bırak, linklerini buradan yükle, biz de insanlar senn linklerini indirdikçe sana para kazandıralım. Sistem güzel. Özellikle forum sitelerinin linklerini esayshare ile yükleyen arkadaşlar zengin olmaya başladı bile :) Buradan buyrun.

5. Google Adsense: Bu sistem kendine özel bir blog veya şahsi web sitesi olan kişiler için uygun bir sistem. Ziyaretçileriniz siteye girip, sitenizde google adsense in belirleyeceği reklamlara tıklarlar ise, tıklama oranından para kazanıyorsunuz. Eğer doğru site, doğru hedef kitlesi ve doğru reklam üçgenini iyi yönetirseniz, gerçekten çok sağlam bir gelir elde etmeniz işten bile değil. Bilgi için buradan buyrun...

6. Pilli Siteleri: Pilli siteleri adından da anlaşılacağı gibi birkaç adet site topluluğundan ulaşıyor. Bu sitelerdeki mantık şu: Siteye yazı yazıyorsunuz, gönderiyorsunuz. Yazınız tıklandıkça ve yazınıza yorum yapıldıkça para kazanıyorsunuz. Geliriniz 20 dolara ulaşınca da paranız hesabınıza gönderiliyor. Yani sitesinin gelirini yazarlarıyla paylaşan bir site... En çok geliri bildirgec, hafif ve 10marifet adlı siteler kazandırıyor. İşte linkler:

Bildirgec icin tıkla
Hafif için tıkla
10marifet için tıkla

Şahsi önerim para kazanmak için bu 6 sistemi de kullanın. Kullanın ki internet ortamında sizin sayenizde sağlanan gelir ve kazançların en azından bir kısmı size geri dönsün, şimdiden kolay gelsin :)

İspanya'da Basklar ve Bask Sorunu

Her ne zaman ki, bir ülkede etnisite, mezhep, din, dil farklılıklarından kaynaklanan bir sorun olsa çözüm olarak hep İspanya örneği gösterilir. Peki İspanya'da durum gerçekten bu kadar tozpembe mi?


İspanyanın pek çok farklı etnik kökenin bir arada yaşadığı bir ülke olduğu hepimizce bilinen bir gerçek. Kuzeydoğusunda Katalanlar ve Basklar, kuzeybatısında Galiçyalılar, güneyinde Endülüs araplarının yaşadığı bir ülke İspanya. Ayrıca ufak bir kasaba büyüklüğünde olmasına rağmen ülke olarak bağımsızlığına kavuşmuş bir Andorra, ve özerklik sorunları halen çözülememiş, ülkenin doğusundaki Balear Adaları...

\

İspanya siyasi olarak pek çok sorunla boğuşuyor. E sorun bir tane olmayınca haliyle, çözüm süreci uzuyor, süreç uzadıkça sinirler geriliyor. Gerilen sinirler süreci daha da çözümsüzlüğe götürüyor.

İspanya yıllardır tıpkı ülkemiz gibi, terör denilen illetle mücadele etti.

\

İspanya'da yaşayan ayrılıkçı Bask kökenli militanlarca kurulmuş ismini zikretmeyi pek de tercih etmediğim bu terör örgütü sayısız terör eyleminde bulundu. İstekleri malum, kandilerince İspanya üzerinde çizdikleri haritayı, bağımsız bir ülkenin haritası haline getirmek...


\

Ayrılıkçı Basklar bir kısmı da Fransa ülkesinin içinde kalan sınırı Güneyde Bilbao ve San Sebastian kentleriyle bitan bölgede bağımsız bir ülke kurmak istiyor.

Bu sorun ülkenin en güzel, mutfağı en geniş, kültürel özellikleri koruma altına alınmış, turizm cenneti, Bask nüfusun en yoğun yaşadığı bölgelerden biri olan San Sebastian'ı vurdu. Önce sanayide, sonra turizmde kriz ve şoklar yaşayan San Sebastian şehri çok geçmeden işsiz sayısı ile boğuşamayarak iflas bayrağını çekti.

Terör sorunu sadece San Sebastian'ı değil, Madrid'i de vurdu. Turizm gelirlerinde korkunç düşüş, halkın güvenlik sorunu, artan işsizlik İspanya'yı istikrarsız bir geleceğin beklediğini gösteriyordu.

\

Fakat pek de beklenmedik bir şekilde Zapatero adlı siyasetçi genel seçimleri sürpriz bir şekilde kazanarak dengeleri değiştirdi. Zapatero sol görüşlü bir siyasetçiydi ve ilk işinin yıllardan beri süregelen terör sorununu çözmek olduğunu belirtti. Olası tüm tepkileri göz önüne, İspanyol milliyetçilerini de karşısına alarak terör örgütleriyle masaya oturdu, pazarlıklar yaptı, günümüz tabiriyle bir nevi "Bask Açılımı" yaptı. Elde edilen sonuç ilgi çekiciydi, terör eylemleri sona erdi gibi gözükse de durum tam olarak bunu yansıtmıyor. Neden diyecek olursanız?

Terör örgütleriyle yapılan pazarlık terör yanlılarının işine gelen bir durumdur. Bir terörist veya terör örgütü yandaşı bu durumu:

" Ne oldu, bana gücün yetmedi di mi? Biz adamı işte böle dize getiririz" şeklinde algılayacaktır ki, bu teröristin özgüvenini yükseltecektir.

\

Bir diğer sorun ise Baskların istediklerini, İspanyolların kanını dökerek elde etmeleri, yıllardır demokratik hareketlerle hakkını arayan diğer etnisiteleri kızdırmıştır. "Hakkımızı almak için, ciddiye alınmak için illa kan dökmemiz mi gerekiyor" algısı diğer etnik kökenlerde hızla yayılmaya başlamıştır.

Tüm bunlara bir de İspanya'da artan milliyetçilik dalgasının Zapatero'yu hedef göstermesi eklenince Zapatero için uykusuz geceler başladı.

Hepsinden öte ayrılıkçı Baskların kurduğu terör örgütü tamamen silah bırakmış değil, halen bazı bask şehirlerinde faaliyetlerine devam ederek, terör örgütü ile organik bağları olduğu için AB ülkeleri arasında kapatılan ilk siyasi parti olan Batasuna'nın intikamını alma emelleri halen devam ediyor.

\

Çünkü Zapatero'nun kendilerini muhattap almasıyla istediklerini almış, ve özgüvenleri yükselmiş, harekete geçmek için bir kıvılcım ne yazık ki yetecek!

Göz önüne alınması gereken bir diğer unsur ise Baskların değme avrupalılardan daha avrupalı olmaları, ne demek istedin diye soracak olursanız, Basklar avrupa kıtasında yaşamış bilinen en eski medeniyet... Binyıllardır Avrupa kıtasında hüküm sürmekteler ve zengin mutfak kültürü ile meşhurlar. Bu kadar eski bir medeniyet ve zengin bir kültüre sahip olmaları avrupalıların ilgisini çekse de izledikleri abartılı ve yanlış politikalar dünya üzerinde yoğun bir antipati kazanmalarına sebep oldu. Bu yoğun antipati zaman içinde biz Türkler'de dahi oluştu. Ayrılıkçı terör örgütü yanlısı Basklar, ülkemizdeki malum terör örgütlerine her koşulda destek vererek, bu örgütlerin yasadışı mitinglerinde gövde gösterisi yaptılar. Böylelikle Türkler ile Baskların olası ilişkileri hiç başlamadan bitmiş oldu.

Kazandıkları antipatinin bir diğer nedeni ispanya'nın Bask takımı olarak bilinen "Atletic Bilbao" takımının izlediği ırkçı politika.

\
Atletic Bilbao takımı kendilerini Baskların ama sadece Baskların takımı olarak görmekte dolayısıyla kadrosunda sadece Bask soyundan gelen futbolculara yer vermekte... Sadece futbolcu değil, antrenör, malzemeci, menajer, başkan vs. Bir futbol takımını oluşturan unsurların tamamı Bask soyundan geliyor. Ve işin kötüsü bu durum Basklar tarafından şiddetle destekleniyor.

Atletic Bilbao takımı bugüne kadar sadece İspanya topraklarında doğmuş Bask soyundan gelen futbolculara yer verdi. Bir tanesi hariç...

\

Fransa milli takımında yıllarca forma giymiş Bixente Lizarazu da bu takımda bir süre oynadı. Peki ayrıcalığı neydi, diye soracak olursanız: Aslında ayrıcalığı yok... Lizarazu da Fransa'nın Bask bölgesinden... Yani o da Bask soyundan geliyor...

Tüm bu yanlış politikalar eşliğinde İspanyollar ve Basklar nereye doğru gidiyor, bunu zaman gösterecek. Ama bilinen şu ki, farklı kültürleri bir arada yaşatmak adeta bir sanat. Zor ve meşakatli bir iş. Yeri geliyor sabır istiyor, yeri geliyor tahammül istiyor, yeni geliyor tüm etnisitelerin üzerinde yaşadıkları ülkeye saygı duymasını istiyor. Bir tek şeyi istemiyor: O da terör. Bugüne kadar politikalarını kan dökmek üzerine, terörist eylemleri desteklemek üzerine yapanların, terörden medet umanların hesapları dünyanın hiçbir yerinde elbette ki tutmadı, bundan sonra da tutmamasını umuyoruz.