Berberlerin İç Dünyasına Yolculuk

Berberlerin İç Dünyasına Yolculuk
Blog Yazarı: BaranAkpolat

REC: Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi

REC: Bambaşka Bir Korku Filmi Deneyimi
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Seneye Görüşürüz Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi

Seneye Görüşürüz Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Para Kazandıran Siteler

Para Kazandıran Siteler
Blog Yazarı: BaranAkpolat

Türk Sinemasının Gözünü Çıkarmak

13 Ocak 2010 Çarşamba




Ülkemizde yıllardır gelişmekte olan bir sektör sinema... Sadece kendi ülkemizde değil, dünya çapında da yavaş yavaş sesini duyurmaya, hatta belirli bir hayran ve düzenli takipçi kitlesini oluşturmayı başarmıştır Türk sineması...
Türk sinema sanatı adını duyuruyor, gelişmesine gelişiyor fakat bu süreç neden yavaş işliyor? Neden çekilen 10 filmden 2 si 3 ü belirli bir kalitenin üzerine çıkabiliyor. Bunun nedeni de elbetteki Türk sinemasının kamburları... Peki nedir kimdir bu kamburlar?



Gereksiz seyirciler:
Gereksiz seyirci, aldığı her sinema biletinin aslında sinema sektörüne yapılan bir yatırım olduğunun farkında olmayan seyircidir. Gideceği film hakkında araştırma yapmayan ve belirli kriterleri olmayan seyirciye deniyor.

Gereksiz yapımcılar:
Gereksiz yapımcılar ise saçmasapan senaryoları gereksiz oyuncularla birleştiren ve nasıl olsa gereksiz seyriciler var onlar sayesinde kısa günün karını çıkarırız diyen yapımcı çeşidir. Gereksiz oyuncu ve seyircilerden beslenirler.

ve gelelim yazının en eğlenceli tarafına:

Gereksiz oyuncular:
Afişinde ismini resmini gördüğümüzde, filme gitmeyi aklımızın ucundan bile geçirmediği oyunculardır. Şimdi bu oyuncuları, ve oynadıkları filmleri inceleyeceğiz.



1. Mehmet Ali Erbil:
15 yıldır Dobrovski esprisinden medet umarak program yapmaya çalışan bu zat ı muhteremin eline attığı her projeyi kurutmasından ziyade, Türk sinemasına gösterdiği ahde vefasızlık ile de nam salmıştır. Rıfat Ilgaz'ın, Kemal Sunal'ın, Tarık Akan'ın, Şener Şen'in, Ertem Eğilmez'in Türk milletine bıraktığı en büyük ve benzersiz miras olan Hababam Sınıfı'nı yeniden çekme gayretine düşmüş, ve pek tabi ki eline attığı her projeyi batırmasıyla nam salan Mehmet Ali Erbil bu işten alnının akıyla çıkamamıştır.
Memlekette yetenekli oyuncu ve tiyatrocu kalmamış gibi medyatik aptal sarışın mankenlerin göğsünden, bacağından , kalçasından medet uman ünlü oyuncu, Hababam Sınıfı nın mirasını yaşatmaya değer olarak gördüğü Kibariye ile de ünlü Hababam Sınıfı başyapıtını ilk çekildiği yıllardaki haliyle anmamıza mani olmuştur. Filme kendi oyuncu kadrosunun getirilmesi şartını koyan Erbil, bize her zaman çektirdiği eziyeti bu sefer bir başyapıt olan Hababam Sınıfı adı altında çektirmiştir.
Sadece Hababam Sınıfı mı? Asla... Keloğlan Kara Prens'e Karşı adlı filmde Türk edebiyatının mihenk taşlarından Keloğlan da yerlerde sürünmüştür. Keloğlan'ın ismi yetmemiş, yine Petek Dinçöz'den, Özcan Deniz'den medet umulmuştur. İşte kendisinin yer aldığı dev projeler:

Ömerçip
Hababam Sınıfı Askerde
Hababam Sınıfı Üç Buçuk
Keloğlan Kara Prense Karşı
Emret Komutanım: Şah Mat
Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu
Maskeli Beşler: Kıbrıs

2. Alp Kırşan:
Ah Kırşan'ım ah! biz seni acaba şöyle allı şallı bir projede, gerek yutriçi, gerekse yurtdışında isim yapacak bir filmde görebilecek miyiz sorusunu bize defalarca kez sordurtan bir Türk Sineması kamburu...


Şaşkoloz siması aşırı uzun ve zayıf vücudu sayesinde "avanak" rollerinin aranan ismi. Bazı yapımcıların sevimli olabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak rol verdikleri bir oyuncu Alp Kırşan. Fakat zaman geçtikçe bu imajın sevimli olmaktan öte antipatik bir hal alması ile hesaplar ne yazık ki birbirini tutmadı. Bu beyefendinin rol aldığı müthiş eserler ise:



Çılgın Dershane
Çılgın Dershane Kampta
Avanak Kuzenler
Kadri'nin Götürdüğü Yere Git

3. Peker Açıkalın:
Doğuştan sahip olduğu çirkinliği tuhaf saç sakal bıyık kombinasyonlarıyla daha da belirgin hale getiren bu oyuncumuz da dahil olduğu projeden hayır getirmeyenlerden.


Her ne kadar biraz Avrupa Yakasındaki Gaffur karakteriyle "dur bakalım olcak bir şeyler sanki" dedirtse de bölümler ilerledikçe pek de bir numarası olmadığı anlaşılan arkadaşımız bu listede alnının akıyla yer alıyor. Kendisinin rol aldığı müthiş başyapıtlar ise:


Amerikalılar Karadenizde
Maskeli Beşler: Irak
Maskeli Beşler: Kıbrıs
Türkler Çıldırmış Olmalı
Hababam Sınıfı Askerde
Hababam Sınıfı Üç Buçuk
Destere



4. Melih Ekener:
Alp Kırşan ile birlikte avanak karakter lazım olduğu zaman başvurulan iki gereksiz oyuncudan birisi... Festivaller arasında en kötü oyuncu rolleri de dahil olmak üzere pek çok kez göğsümüzü kabartan Melih Ekener de bu şeref listesinde yer alıyor. Hangi filmler mi? Hemen sayalım:

Süper Ajan K9
Maskeli Beşler Irak
Maskeli Beşler Kıbrıs
Hababam Sınıfı Üç Buçuk
Hababam Sınıfı Askerde

5. Cengiz Küçükayvaz:
Olacak O Kadar'a alternatif olarak TV deki yerini alan Reyting Hamdi'nin meşhur "Ne diyon lan sen sibop" repliğinin karakteri Cengiz Küçükayvaz... Tavşanın Suyunun Suyu denklemiyle ne kadar meşhur olunabilirse o kadar meşhur olmuş bir zat...
Biraz daha açıklayıcı olursak, eğer gereksiz yapımcılar gereksiz bir Red Kit uyarlaması çekecek olursa Avarel rolü Alp kırşan'ın, ondan birazcık daha kısa ve akıllı olan Wiliam rolü ise Cengiz Küçükayvaz'ın olacaktır. ( Umarım bu öngörüm gerçekleşmez) Peki bu arkadaş varlığı ile hangi filmleri onurlandırmış derseniz:



Süper Ajan K9
Maskeli Beşler: Kıbrıs
Maskeli Beşler: Irak
Emret Komutanım: Şah Mat
Hababam Sınıfı: Üç Buçuk
Hababam Sınıfı: Askerde




Tek suçlu bu arkadaşlar mı? Tabi ki hayır...

Bu cengaverlerin çektiği her kötü film, başta Beyaz Show olmak üzere bütün talk show programlarında reklamı yapılmak suretiyle yer buluyor. Sette nasıl eğlendikleri, nasıl bir aile ortamı olduğu, bir sonraki kötü filmi nasıl sabırsızlıkla bekledikleri sanki çok da umrumuzdaymış gibi iştahla anlatılıyor...

Günü kurtarma telaşı içerisinde olan bu yapımcı ve oyuncular Türk sinemasında kocaman bir kambur gibi dimdik duruyor. Yükselmeyi, dışarıya açılmayı engelliyor, gereksiz yere yolu tıkayıp, şuursuz film kalabalığı yaratıyor.
Şahsen elbirliğiyle bu üç "gereksiz" den kurtulacağımız günü beklemekteyim. Gönül rahatlığıyla yerli filmleri de beyaz perdede izleyebileceğimiz, Alp Kırşan'sız, Mehmet Ali Erbil'siz çok ama çok kaliteli bir Türk Sineması hayalimize kavuşmayı umuyoruz. :)

Öbür Dünya ile Kurulan Gizemli Bağlantılar

10 Ocak 2010 Pazar



İnsanlık tarihinde yıllardır açıklığa kavuşamayan en önemli konulardan biri olan "ölümden sonrası" hepimiz için halen gizemini koruyor. Fakat bu derin gizem daha önce bu konuda çalışmalar yapılmadığı anlamına gelmiyor. Hele ki içlerinden birkaçı gizemli dünyanın kapılarını ardına kadar açmasa da biraz aralanmasını sağlıyor. İşte bugüne dek birkaç gizem avcısı, bu aralanan kapıdan burnunu sokmayı başarmış. İşte bunlardan bazılar:

* Retina Teoremi:

Bildiğiniz üzere göz retinası hafızası çok küçük boyutlu bir hard disc gibi çalışmaktadır. Göz bebeği ve göz merceği tarafından alınan görüntü beyne sinirler yardımıyla iletilir. Beynin göz bebegi ve göz kaslarına ne kadar kasılacağı bilgisini gönderdiği o kısa sürede retina ve iris tabakası üzerinde bilgi kaydedilir.
İşte tam bu esnada kişinin ölümü gerçekleştiğinde beynin ölümünden sonra sinirlerle sinyal gönderememesi kaydedilen görüntünün retinada hapsolması demektir. Bu da yaklaşık birkaç fotoğraflık görüntünün insan retinasına kaydedilmesi anlamına gelir.
Yani göz retinasını bir usb li flash bellek olarak düşünürseniz, bu belleği başka bir bilgisayara yani bir yapay göze takarak görüntüyü izlemek mümkün. Zira akıllara ilk gelen gizemli birşekilde ölmüş insanların katillerinin resimlerinin bu birkaç fotoğraflık kayıtlarda belirmesi olağanüstü bir şey değil midir?



21 Gram Deneyi:

Bu deney ilk olarak 1907 yılında Dr. Duncan McDougall tarafından gerçekleştirildi. Ölüm döşeğindeki 7 farklı cinsiyet, yaş ve ağırlıktaki hareket kabiliyetleri olmayan ölüm döşeğindeki hastayı kendi tasarladığı yataklara yatırdı. Terleme, boşaltım, yeme, içme gibi ağırlık değişimine yol açabilecek durumları tamamen kontrol altına aldı ve hepsi ölene kadar başında bekledi. Sonuç ilginçti, zira hastaların ölmeden önce ve öldükten sonraki ağırlıklarını kıyasladığında arada 21 gramlık bir fark belirledi. Bütün deneklerinde aynı sonuca varan Dr. Duncan McDougall bunu insan ruhunun ağırlığı olarak yorumladı.


İnsan ruhunun fiziksel olarak bir ağırlığının olması bu maddeyi soyut ve metafizik bir kavram olmaktan çıkarıp gerçek dünyanın bir parçası yapıyor.
Şimdi ise önümüzde iki adet soru var. Öldükten sonra insan vücüdunu terkeden 21 gramlık ruh nereye gidiyor? Dünya üzerinde serbest bir salınım içerisinde mi? Yoksa hepsinin gittiği belirli bir yer mi var?
Eğer ikinci seçenek geçerliyse bu da ruh dediğimiz kavramı fiziksel somut bir kavram olmaktanöte, bilinçli bir varlık yapıor ki, bu da durumun "ürkütücülük katsayısını" daha da arttırıyor.

Analog Kayıtlar:

Analog Kayıtlara verilebilecek en güzel örnek elbetteki plaklardır. Plaklar üzerlerinde kaydedilen ses dalgaları özel bir plak iğnesi ile insan kulağının duyabileceği sese dönüştürülür. Plak çevredeki sesleri yüzeyine bırakılan iz yöntemiyle kaydederken kaynak ile plak arasına giren korsan sesler de kayıtlar üzerine kaydedilir.



Özellikle ruh çağırma seanslarında sıkça kullanılan bu yöntem, çağırılan ruhun varlığını kanıtlamak amaçlı kayıtlar oluşturmakta kullanılır.
Bugüne kadar Toronto Üniversitesi'nde Dr. Raynold Wills tarafından bu şekilde alınan kayıtlar arşivlenmiştir. Toronto Fiziksel Araştırma Merkezi nin web sitesinde bu kayıtlara ulaşmak mümkündür.
Fakat bu şekilde iletişime geçmek için ruhların serbest halde dolaşırken bilinçli bir şekilde bu kayıtlara müdahale etmesi gerekir. Eğer ruh bilinçli değilse sadece tek seferlik bu kayıtara müdahele edebilir.




Şirin Çocuk Film Yıldızlarının Ergenlikle İmtihanı

5 Ocak 2010 Salı




Efenim, bilindiği üzere her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür... Malumunuzdur ki, küçüklük döneminde şirin, gençlik döneminde güzel-yakışıklı ve yaşlılık döneminde ise tonton olmak makbuldür.

Peki hayatımız sadece bu üç ana dönemden mi ibarettir? İnsanoğlu ahir ömründe sancılı bir ara dönem geçirmeyecek mi? Elbette geçirecek... Bu döneme biz "ergenlik", bu dönemdeki statüye de "ergen çirkinliği" ya da "ergen sevimsizliği" diyoruz. Ve ne yazıktır ki biz erkek milleti bu ergenlik denilen dönemi bayanlara nazaran çok daha sancılı, sevimsiz ve çirkin geçiriyoruz...
Yazının başlığına bakarsak ergenlik denilen nanenin bizden ziyade "çocuk yıldızları" daha fena vurduğunu görmekteyiz.


5-6 yaşlarında "ay canım çok tatlı" edalarıyla sevilen, izlenen, mıncırılan çocuk yıldızların uzun soluklu dizilerde 13-14 yaşlarına geldikleri zamanki o dehşet verici çirkin görüntüleri hepimizi şok ediyor.

Bir oyuncuyu önce görerek, sonra dinleyerek izler ve severiz. Bu çocuk yıldızlar için daha enteresandır. Geçiş döneminin çok keskin olması yapımcılar için de bir derttir.

Çocuk oyuncunun o şipşirin suratını sivilceler kaplar, bıyık sakal yavaştan çıkmaya başlar, burun kocaman olur, vücut daha fazla tükürük sağlamaya başladığından "ç,ş" gibi zor harfler bir öbek tükürük eşliğinde ağızdan çıkar, vücut çirkinleşir, şişman çocuklarda göğüsler sarkar, hareket kabiliyeti arttığından vücut devamlı terler ve mütemadiyen ter kokulur.
Tüm bu görsel sorunların yanına bir de boru gibi ergen sesi eklenince adeta seyircinin tahammül sınırları zorlanır.

Biz bu sınavı yıllardır Furkan Kızılay(namı değer Havuç) ve Buğra Özmuldur(Sihirli Annemin Cem'i) ile veriyoruz. Yaklaşık 140 bölümdür babasından cep telefonu isteyen, rap yapan, şirinliğiyle akılları alan Havuç'un ergenlik döneminde alabildiğine çirkinleşmesi kim ne derse desin Çocuklar Duymasın dizisinin bitme nedenleri içerisinde üst sıralarda yer alır. Aşağıdaki resimlerde o minik olmayan çirkin ve ergen Havuç'u bir clubda dansçı hatunlarla "eller havaya" yaparken görüyoruz...




Peki Cem efendiye ne demeli? Belki zayıflar da ileride yakışıklı bir abi olur umuduyla anlık şirinliğine aldanılan bu zat-ı muhteremin ergenlik çağı emareleri izleyici tahammül sınırlarını fazlasıyla zorlamış, ve şahsi kanaatime göre Sihirli Annem dizisinin de sonunu hazırlamıştır.

Üzülmüyor muyum? Elbette üzülüyorum, fakat şunu bekliyorum ki; bir çocuk oyuncuya bel bağlanacaksa, onun ergenlik çağında gireceği şekil şemal de göz ününde bulundurulsun. Ne biz yorulalım, ne oyuncular üzülsün, bulunsun artık bir orta yol, şu manzaraya bakın kardeşim yazık günah bize de...

Fransa'ya Soykırım Hatırlatmaca

4 Ocak 2010 Pazartesi

Evet Fransa...

Yaklaşık 100 yıldır başımıza doğrudan çorap ören bir ülkeden bahsetmek istiyorum. Yıllardır ülkesi içinde ve tüm Avrupa çapında izledikleri Türkiye karşıtı, nefreti ve korkuyu körükleyen, yer yer ırkçılığa varan küstah, tutucu propagandalarını ülke politikası haline getirmiş bir garip avrupa ülkesi...



Doğrudan çorap örme demeyi daha uygun görüyorum, zira dolaylı yönden çorap örme geleneği daha da geçmişe dayanır ki, bu yazıda doğrudan kısmına değinmek istiyorum.

Fransa'nın Türkiye'yi doğrudan karşısına alması milli mücadele dönemimize dayanır. 1.Dünya savaşı sırasında İngiliz, Fransız, İtalyan ve 1900 lü yıllarında başında Avrupanın yeni maşası haline gelen Yunanlılar ile bir olup Osmanlı Devleti'ni işgal eden güçler arasında en uyanık olanı şüphesiz Fransa idi.


Osmanlı haritasını masanın üstüne koyup bölge bölge paylaşırken, Fransızların talebi Urfa,Antep,Maraş ve çevresi idi. Nedeni çok basit, yıllardır istikarlı bir Türkmeneli olan bu bölgede suç işleme oranın düşük olması gibi nedenlerden ötürü güvenlik güçlerine çok ihtiyaç duyulmamakla beraber, Osmanlı Devleti güvenlik güçlerini genelde bu bölgede tutmuyordu. Bu yüzden Fransa bir direnişle karşılaşmayacak ve bu bölgeyi istediği gibi alıp götürecek, ticaret yolları üzerinde bulunan Antep'i kullanrak orta doğu hakimiyetini ilan edecekti.



Zira Fransa bilindiği üzere Antep'te sivil direnişle dahi mücadele edemeyerek paşa paşa ülkesine geri döndü.

Fransa, ikinci doğrudan çorap örme tekniğini Ermeniler üzerinden uygulamaya başladı. Ermenilerin derdini, Ermenilerden daha fazla savunur oldu, Başkentlerine soykırım anıtları dikildi, ülkemiz aleyhtarı propogandanın bayraktarlığını yaptı, asılsız iddialara kucak açtı.

Tam bir ülke daha ne kadar art niyetli olabilir derken, Fransa kendinden dahi beklenmeyecek bir atakla "kanıt ve belgelerle desteklense bile" "Ermeni soykırımı diye bir şey yoktur" demeyi suç ilan eden yasayı onayladı.

Madem konu soykırımdan açıldı, soykırım teması üzerinden devam edelim. Ya da yazının başlığında gördüğümüz gibi Fransa'ya soykırım hatırlatalım.

Rwanda ile başlamak isterim. Rwanda, Afrika topraklarında kendi olamyan yağı ile kavrulmaya çalışan gariban bir ülke... Ülke "Hutular" ve "Tutsiler" adı verilen iki farklı etnik kökenden oluşuyor. Yıllardır bir arada güzel güzel geçinip giden bu iki milletin barışı, varlığı savaştan nemalanmak üzerine kurmuş Fransa'yı elbette ki rahatsız ediyor. Zira kanunsuz silah ticareti Fransa ekonomi sinin yüzde 20 sini oluşturduğundan farklı milletlerin barış içerisinde yaşaması demek Fransa ekonomisinin sekteye uğraması demektir. Amaç, insanların birbirini katletmesi, mümkünse Fransız silahlarıyla...



Rwanda'da da öyle oldu. Fransız kışkırtmalarıyla yapay saldırılarla birbirine düşürülen halk, zengin Rwandalılararacılığıyla Fransız silahlarıyla birbirlerini katletti. Fransanın abiliğinde Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler yıllarca seyretti. Bir zamanlar Rwanda ülkesinin yarısı Hutu, yarısı Tutsi lerden oluşurken bugün ülkenin yalnızca yüzde 5 i Tutsilerden oluşuyor. Ve bu kişilerin çoğunluğu sakat kalmış, psikolojik olarak savaştan etkilenmiş Tutsiler... (Bu soykırımı orada yaşayan insanların gözünden anlatan Hotel Rwanda adlı filmi tavsiye ederim. İlgilenen arkadaşlar olayları bir de bu filmden takip etsin isterim.)



Aynı durum Cezayir'de, Fas'ta ve hatta burnumuzun dibinde, kendi toprağımız olan Gaziantep'te bile yaşandı. Fakat ne yazık ki bunları çok çabuk unuttuk. İşin kötü yanı ise bizi olmayan soykırımla vurmaya çalışan Fransa'ya kendi sabıkasını hatırlatacak bir tane gözü kara siyasetçimizin çıkmaması, hatta hatırlatmak şöyle dursun Fransa'nın abiliğindeki AB ye girmek için taviz üstüne taviz verip göz göre göre oyalanmaya razı olmamız.

Peki ne yapmak lazım, Kılıçlarımızı kuşanıp, pusatlarımızı geçirip işgale mi gidelim ne yapalım? Hiçbiri değil... Sadece birşeyi unutmamak gerekir...



Yıllardır bu yönleriyle gördüğümüz ve maalesef kimimizin ağzını açıp hayranlıkla seyrettiği Fransa'yı bir de ışığa tutun, karanlıkta kalmış kirli taraflarını da görün isterim. Bu çoğu kişinin imrenerek baktığı Fransa, güzel manzaralı Eyfel kulesinden, meşhur Şanzelize caddesinden, marjinal mufağından ibaret değil...

Suç Dünyasına Yakından Bakın: City Of God(Tanrı Kent)

Aslına bakarsanız bu durum beni çok şaşırtıyor. Olay örgüsü, senaryosu, oyunculukları muhteşem, sizi ekrana kitleyen dört dörtlük filmlerden çoğumuzun haberi bile yok.


Hollywood'un, senaryosunu henüz filme gitmeden tahmin ettiğimiz romantik komedilerine, dört tarafı azılı haydutlarla çevrili kurşun yağmuruyla boğuşurken bir de espri yardımı yapmayı ihmal etmeyen kolpa aksiyon kahramanlarına kendimizi fazla kaptırırken arada böyle mutevazı ve güzel filmleri atlıyoruz.


Filmimizin adı City Of God, yani Tanrı Kent... Filmin konusu 1980 lerin Brezilya'sında bir gecekondu mahallesinde geçiyor. Bugün bile çoğu ülkenin kabusu olan suçla mücadeleyi, çocukların bu suçlarda nasıl kullanıldıp ön plana itildiğini çok sert bir dille anlatıyor.
Brezilya'nın kenar mahallelerinde kendi gettolarını kuran suçluların nasıl uyuşturucu ticareti yaptıklarını, nerelerde nasıl hırsızlıklar yaptıkları, suç bağlantılarını nasıl yönettiklerini, suça ilk nasıl bulaştıklarını, çocuk yaşta ne şekilde kullanıldıklarını yukarıda da belirttiğim gibi çok sert bir dille anlatıyor.


Fakat filmde dram aksiyon macera komedi ve çekim teknikleri o kadar doğru yerlerde ön plana çıkıyor ki filmden sıkılmak şöyle dursun, kendinizi ekran başından alamıyorsunuz.


Masum ve dürüst bir insanın intikam ateşiyle nasıl azılı bir suçluya dönüştüğünü, medyanın suça bakış açısı, suç mahallesinde çocuk olmanın zorluklarını, suça engel olmakla yükümlü polisin aslında suçun neresinde olduğunu bir de tamamen sansürden arındırılmış en sert biçimiyle görün. Film her ne kadar sadece Brezilya'yı anlatsa da çoğu ülkede de sistemin bu şekilde işlediğini anlamanıza yardımcı oluyor. Elbetteki tavsiye ediyorum :)


Fakat beni şaşırtan şudur ki, bu şahane film dvd satıcılarının en az satılan filmler bölümlerinde bulunuyor. Hatta hürriyet film kulübü tarafından gazeteyle birlikte 1.99 TL ye geçen haftalarda verildi bile. Kıymeti bilinenememiş, üzerine yapıştırılan fiyat etiketinin altında ısrarla ve inatla parıl parıl parıldayan bir film Tanrı Kent...

Acilen edinin, izleyin, suç dünyasına farklı bir gözle bakın...

"Seneye Görüşürüz" Esprisi Yapan Adamın Halet-i Ruhiyesi

1 Ocak 2010 Cuma



"Seneye görüşürüz" esprisinin tarihi 1940 lı yıllara dayanıyor. Miladi takvime yeni geçilmiş ve halk bu değişikliğin üzerinden "mizah" yaratmakta gecikmemişti. İstanbul Selimhan Tiyatrosu orta oyuncuları tarafından oynanan "yeni yıl özel" oyununda 31 Aralık gecesi uykuya yatan bir adam, 1 Ocak sabahı arkadaşı tarafından "uyan, uyan tam bir yıldır uyuyorsun" diye tenkit edilerek uyandırılıyor. Seyirci durumu anlayamıyor, bunun üzerine oyunculardan biri doğaçlama yaparak durumu seyirciye izah ediyor: "Dün yılın son günüydü, bugün yeni yılın ilk günü" şeklinde... Seyircinin reaksiyonu inanılmaz oluyor, alkışlar susmuyor, kahkalar kesilmiyor... Ve maalesef 70 yıllık "espri"nin ilk temelleri atılıyor.
İlk olduğu ve o günün şartlarında orijinal bir şaka olması, bu reaksiyonu almasını elbette ki normal kılıyor.


Tabi bu esprinin bu kadar çok tutulması bu espri üzerinden ekmek yemek isteyenlerin de sayısını arttıyor. İnsanlar bu şakayı yapmak için 1 yıl boyunca 31 Aralık gününü bekliyor, gün içerisinde bu espriyi ilk yapan olma çabaları pek çok insanı 30 Aralık gecesi uykusuz bırakıyor. Yıllar boyunca espri güncelleştiriliyor.

Her geçen sene bu espriyi yapan ve buna gülen kitle daha da salaklaştığı için esprinin görünümü basitleşiriliyor. 1 senedir uyuyorsun 1 yıldır seni arıyorum Yarına daha 1 sene var ve Seneye görüşürüz... Bundan daha fenası da var ki, bu espriyi yapan kişinin, etraflarındaki kişiler tarafından yeterli reaksiyonu alamamasının nedenini esprinin bayatlaması değil, anlaşılmaması olarak düşünmesi... Bunun üzerine kişinin esprisini yaptıktan sonra bir de espriyi açıklamaya çalışması kendisini bitiren en temel unsur... Peki insanlar bu espriyi neden yapıyorlar:

1. Gerçekten komik olduğunu düşünenler:


Bu kitle mizahi yönü gelişmemiş, yetersiz mizah anlayışı nedeniyle robotlaşıp, aptallaşmış bir kitledir. Espri, şaka repartuarlarının aşırı derecede kısıtlı olması onların bu espriyi ya çok kez duymamalarına, ya da çok iyi bir espri olmadığını algılayamamalarına sebep oluyor. Toplum içinde kabul görememiş, kendini geliştirememiş, muhtemelen yanından bir an önce kaçılmak istenen insanlardan oluşur.


2. Testerlar(Deneyiciler):


Bu grup ilk gruba nazaran bir üst seviyedir fakat buna rağmen hala durumlarının vahameti had safhadadır. Bu grup "seneye görüşürüz" demez fakat bu espriden vazgeçmez de... Hala bu esprinin bir şansı olduğunu ve bu espriyi günümüz şartlarına güncellenebilecek hale sokabileceklerine inanırlar. Örneğin 2 Ocak'taki sınav için, 31 Aralık günü "Önümüzdeki bir yılı çok iyi değerlendirmek istiyorum" şeklinde takılır. Tamamen olumsuz reaksiyon almasalar da hala itici bir kitle olmalarına engel teşkil edemez. Seneye görüşürüz türevcileri adını da verdiğimiz bu grup halen çalışmalarına devam etmektedir.


3. Anti Seneye Görüşürüzcüler:

Şahsi kanaatim bu grubun ilk grutan bile daha fena, daha kişiliksiz olduğudur. Çünkü kötü de olsa espri yapmak bir medeni cesaret ve girişimcilik işidir. Fakat bu grup kendisi espri yapmayıp, birilerinin bu espriyi yapmasını dört gözle bekler. O kişi elbet çıkacaktır ve o espriyi yapan kişiye en ağır reaksiyonu bu grup verir. Bu esprinin ne akdar iğrenç olduğunu, hiç gülmediğini belirtir, yapan kişiye etrafına bir bakmasını diğer arkadaşlarının da kendisine gülmediğini kusarcasına söyler, nefret doludur, haşindir, acımasızdır. Asıl amacı kendisinin espri ve şaka konularında ne kadar üst seviyede ve ulaşılmaz olduğunu deklere etmek, eşe dosta göstermek, ne kadar aristokrat bir espri anlayışına sahip olduğunu belirtmektir.


4. Kimse Yapmadı Bari Ben Yapayımcılar:


Ne yalan söyleyeyim bu grubu bir türlü çözemedim. Amaçları nedir, hedef kitleleri kimdir anlayamadım.
Gün içerisinde bu espri hiç yapılmamışsa belirli bir kalitenin üzerindeki kişilerin oluşturduğu bir arkadaş grubunuz vardır. Fakat bu grubun en zayıf halkası gün sonunda zaaflarına hakim olamayarak kimse yapmadı bari ben yapayım cümlesini kurduğu anda anın büyüsü bozulur. Tespit edebildiğim birkaç alt gruptan oluşuyorlar, bunlar:

a. Gelenekçiler: Bu şakanın bir geleneğe dönüştüğünü düşünen, amaçları güldürmek değil, geleneği yaşatmak olan gruptur. İtici omak pahasına geleneği yaşatanlardır.

b. Kaybedecek Bir Şeyi Olmayanlar:
Çevresinde embesil biri olarak görünen kişilerin son silahıdır. Nasılsa kaybedecek bir şeyim yok, bir umut, belki gülen birisi çıkar, bari onu kazanırım diye düşünüp, yüzde 0.00001 ihtimali bulmak için kumar oynayanlardır.

c. Kimliğini Gizlemek İsteyenler
:
Aslen birinci grup olan bu kişiler bari ben yapayım kılıfına sığınarak aslında birinci gruptan daha farklı bir yerde durduklarını düşündürtmeye çalışırlar. Bal gibi 1.gruba dahildirler fakat, aslını reddeden kişilik problemleri yaşayan insanlardır. Kendileriyle barışık değildirler.

d. Toplum Baskısına Maruz Kalanlar:
Bu şakanın komik olduğuna gönülden inanırlar, fakat toplumun bu espriyi dışladığının da farkındadırlar. Ne şiş yansın ne kebap diyerek toplumun baskısını tamamen omuzlarına almazlar fakat bilinç altından gelen sese de mani olamazlar.

Bu kadar, bundan ibaret...


Şahsen bu sene birkaç kez "Barancıım seneye görüşürüz heh heh ekere kekere" cümlesini duydum, genelde 4. gruba dahil olduklarını düşünüyorum. Kimse yapmadı ben yapayımcılardan yani, evet kimse yapmadı sen de yapma be annem. Rahat bırak beni... Bir dahaki 31 Aralığa kadar en azından...